30 Mart 2009 Pazartesi

musibet - fernando sorrentino


kasımın sekizi doğum günümdü. bu günü kutlamanın en iyi yolunun hiç tanımadığım biriyle sohbet ederek ahbaplık kurmak olduğuna karar verdim.
saat sabahın onu filandı.
florida ile cordoba’nın köşesinde altmış yaşlarında, iyi giyimli, sağ elinde bir bond çanta taşıyan ve notere ya da avukata benzeyen birini durdurdum.
“afedersiniz” dedim. “plaza de mayo’ya nasıl gidebilirim acaba?”
adam durdu, beni şöyle bir süzdükten sonra sordu:
“plaza de mayo mu yoksa avenida de mayo’ya mı gideceksiniz?”
“aslında plaza de mayo’ya gideceğim ama bu mümkün değilse herhangi başka bir yer de olabilir.”
“tamam o zaman” dedi. hiç bana bakmadan hevesle anlatmaya girişti. “bu yolu takip et” -burnuyla güneyi gösteriyordu- “viamonte’yi geç, sonra tucuman’ı sonra lavalle’yi geç…”
farkettim ki adam bütün o sekiz caddeyi tek tek sayacak, sözünü kestim:
“emin misiniz?”
“kesinlikle.”
“sözlerinizden şüphe ediyormuş gibi görünüyorsam beni bağışlayın ama birkaç dakika önce zeki görünüşlü bir adam bana plaza de mayo’nun diğer tarafta olduğunu söyledi.” plaza san martin’ in tarafını gösterdim.
adam sadece “şehri çok iyi bilmeyen birisi olabilir” diyebildi.
“neyse, dediğim gibi akıllı birine benziyordu. yani doğal olarak ona inanmayı tercih ederim, size değil”
katı bir bakışla sordu: “pekala söyleyin bana, neden benim yerime ona inanıyorsunuz?”
“mesele sizin yerinize ona inanmam değil. ama dediğim gibi, zeki bir yüzü vardı.”
“ne demek yani? benim yüzüm de gerizekalıya mı benziyor?”
“hayır, hayır” dedim telaşla. “kim böyle diyebilir ki?”
“çünkü dedin ki diğer arkadaşın yüzü zekiymiş…”
“şey, doğrusu adam çok zeki birine benziyordu”
adam sabırsızlanıyordu.
“güzel o zaman beyefendi” dedi. “fazla vaktim yok şimdi, öyleyse hoşçakalın diyeyim size ve yoluma devam edeyim”
“tamam. ama plaza san martin’e nasıl gidebilirim?”
yüzünde bir öfke spazmı gördüm.
“ama siz plaza de mayo’ya gitmek istiyorum dememiş miydiniz?”
“hayır, plaza de mayo değil. plaza san martin’e gitmek istiyorum. plaza de mayo hakkında bir şey söylemedim ben.”
“bu durumda” -kuzeyi işaret ediyordu.- “calle florida’ya doğru git, paraguay’ı geç…”
“beni delirtiyorsunuz!” diye çıkıştım. “az önce tam tersi yöne gitmem gerektiğini söylemediniz mi?”
“evet ama plaza de mayo’ya gitmek istediğinizi söylemiştiniz.”
“asla plaza de mayo hakkında bir şey söylemedim. nasıl anlatmalıyım ki bunu size? dilimizi bilmiyor musunuz? ya da halâ uykudan uyanamadınız?”
adam kıpkırmızı oldu. sağ elindeki çantanın sapını sıkıyordu. şimdi burada söyleyemeyeceğim bir şeyler söyledi ve hızlı, sinirli adımlarla uzaklaştı.
sanırım biraz keyfi kaçmıştı.

Alper Canıgüz ile Söyleşi


“Evet, kendim için yazıyorum ama okur olan kendim için de yazıyorum.”


Deli Defteri: İlk iki romanınızı okuduğumda bu romanları herkes, özellikle gençler okumalı demiştim kendi kendime. Çünkü hem tam gençlerin o hızlı temposuna o dinamizmine uygundu hem de banalliğe fırsat vermiyordu. Oğullar ve rencide ruhlar adlı romanınızın girişi olan “insan beş yaşında en olgun çağına ulaşır sonra çürüme başlar” cümlesini o kadar sevdim ki hem kişisel mottom oldu hem de arkadaş ortamında söyleyip söyleyip rant elde etmeye çalışıyorum bu zekice ve duyarlı sözden. Şaka bir yana, insana beş yaşından sonra ne oluyor?

Alper Canıgüz: Sanırım dünyaya karşı duyduğunuz içten ilgi yavaş yavaş kaybolmaya, ideal benliğinizle gerçek benliğiniz birbirinden kopmaya başlıyor.

Deli Defteri: “Tatlı Rüyalar” ilk romanınızdı. “Oğullar ve Rencide Ruhlar” ise ikinci. Üçüncüsünü ise 2008 sonunda yayınladınız. Adı “Gizliajans”. Gizliajans’a geçmeden önce, ilk iki romanınızdan beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü?

Alper Canıgüz: Doğrusu kitaplarımın ne kadar ilgi göreceği konusunda pek bir tahminim yoktu. Şöyle söyleyebilirim, eline kitaplarım geçen okurların tepkileri beni çok mutlu etti. Yani genel olarak eleştirmenler de okurlar da pek bir beğeni dile getirdiler.

Deli Defteri: “Psiko–Absürd Romantik Komedi” idi ilk romanınızın alt başlığı. Aslında bu sizin üç romanınız için de geçerli bence. Tarzınızı nasıl tarif ediyorsunuz?

Alper Canıgüz: Gerçeklik duygusunu gerçek dışı yanlarından alan kitaplar yazıyorum sanırım. Kara mizah hepsinin ortak öğesi.

Deli Defteri: Gizliajans’ın sonuna kadar, bu sanırım bir rüya ve en sonunda kahramanımız uyanacak diye düşündüm ama öyle olmadı. Yer yer bir James Bond filmi tadı aldım, yer yer ise Roberto Benigni başrolde oynuyor gibi hissettim. Uzaylıların dünyayı istila etmesi fikriyle mi dalga geçiyor bu roman yoksa bu konuyu işleyenlerin düştüğü klişelerle mi alay ediyor?

Alper Canıgüz: Aslında bu romanın çıkış noktalarından biri, bir klasik Türk filmi repliğidir: “Biz ayrı dünyaların insanlarıyız.” Herhangi iki kişi için aynı dünyanın insanı olabilmek mümkün müdür, biraz bu soruyla uğraştım sanırım Gizliajans’ta. Uzaylıların pek bir önemi yok aslında. Gizliajans’ın en temel meselesini Kemalettin Kamu’nun dizeleri anlatıyor sanırım:

Gurbet o kadar acı ki, ne varsa içimde
Hepsi bana yabancı hepsi başka biçimde
Ne bir arzum, ne emelim, yaralanmış bir elim
Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde

Deli Defteri: Aşk karşısında boynu kıldan ince bir adam var kitapta. Aşkı onu kontrol ediyor. Bu bir mizah unsuru mu sizce?

Alper Canıgüz: Aşk, Musa için zamanın acımasızlığına karşı bağlanabileceği tek umut Musa için. Benim için de öyle. Zaman zaman her ikimiz de bu yüzden komik durumlara düşüyor olabiliriz ama hayır, bu durumu hiç komik bulmuyorum.

Deli Defteri: Romanın ilk cümlesi “Borges ve Kemalettin Tuğcu’nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde hayatta bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşamayacağımı düşünmüştüm. Heyhat, ne kadar da yanılmışım.” Böyle ilginç cümleler aslında okuru romana çekiyor kesinlikle. Öte yandan diğer cümlelerin bu ilklerin gölgesinde kalma tehlikesi de var. “okur ne der” diye düşünüyor musunuz? Bu sorunun eki şu: Borges hakikaten Kemalettin Tuğcu mu?

Alper Canıgüz: Okurun tepkisini hesaba katmakla, hiç umursamamak arasında kurduğum denge şöyle bir şey: Bu yazdığımla okur olarak karşılaşsam nasıl hissederdim. Evet, kendim için yazıyorum ama okur olan kendim için de yazıyorum. Öte yandan, bu cümle çok güzel oldu, şimdi diğerleri bunun gölgesinde kalır gibi bir kaygı manalı olsa Shakespeare’in “olmak ya da olmamak, işte bütün mesele,” dışında hiçbir şey yazmamış olması gerekirdi, değil mi? Ve sorduğunuz için söylüyorum, hayır Borges ve Kemalettin Tuğcu aynı kişi değildir. Edebiyatla uğraşan iki ayrı insandır kendileri. Ve edebiyat da size ciddiyetle bu soruyu sordurabildiği için güzeldir.

Deli Defteri: İnternette biryerlerde Gizliajans için “dünyanın en güzel türk romanı” dendiğini okumuştum. Sanırım sizi okuyunca insanlar bu romana en güzel iltifatı ben yapmalıyım diyor, zira bende de oldu bu duygu. Böyle bir samimi bağ kuruluyor arada. En çok ben sevdim, hayır en çok ben sevdim gibi bir şey. Eskiden yazarlar ile okurlar arasında daha büyük bir mesafe olurdu. Son dönemlerde Alper Canıgüz ve birkaç kişi daha bu mesafeyi kaldırıyor gibi. Bilinçli bir şey mi?

Alper Canıgüz: Belki zamanın bilinciyle ilgili bir şeydir.

Deli Defteri: Şu ana kadar uzaylılardan bir tepki aldınız mı?

Alper Canıgüz: Elbette. Genel olarak romanı sevmişler ama uzaylılarla ilgili kısımları eleştiriyorlar biraz.

Deli Defteri: Gizliajans’tan güzel bir film olur diyenler elbette çoktur. Ne düşünürsünüz bu konuda?

Alper Canıgüz: Tatlı Rüyalar ve Oğullar ve Rencide Ruhlar’la ilgili film projeleri, düşünceleri falan dile getirenler oldu. Gizliajans’la ilgili böyle bir şey gelmedi henüz. Komik olanı şu ki, bence Gizliajans bir sinema filmi yapmaya en uygun romanımdır.

Deli Defteri: Kediler hakkında epey düşünüyor insan romanı okurken. Kedilerin o kendine has bakışları ile insanın içini okuyormuş gibi gelir bana. Kediler sanki başka bir dünyadan gibidir. Acaba bir kediyi uzaylıların lideri yapmak benzer bir düşünceden mi ortaya çıktı?

Alper Canıgüz: Evet. Bir kedi her zaman gurbette olduğunun bilincindedir.

Deli Defteri: Bundan sonraki romanınızın konusu belli mi kafanızda? Ya da “dur bi önce Gizliajans’ın tadını çıkarayım” mı diyorsunuz?

Alper Canıgüz: Aklımda yıllardır pek çok roman projesi var. Gizlijans’ı yazarken de vardır. Ama nedense şu aralar bir tür yılgınlık var üzerimde. Eğer bunu atlatabilirsem neler yazabileceğim konusunda epeyi bir fikir var aklımda.

Deli Defteri: Gizliajans yazarı Alper Canıgüz, komplo teorilerine kafa yoruyor mu?

Alper Canıgüz: Pek değil açıkçası. Ama hayal gücünü tetikleyen birkaç komplo teorisini arkadaş ortamlarında anlatmayı severim.

Deli Defteri: İzmir’de bir kitapçıda romanınızın çok satanlar vitrininde olduğunu gördüm. Çok satar olmak, herkes tarafından tanınmak hakkında ne düşünüyorsunuz?

Alper Canıgüz: Türkiye’de çok satanlar listelerine girmek herkes tarafından tanınmak anlamına gelmiyor pek. Sanırım bir iki istisnayı dışarıda bırakırsak her yazar, kitaplarının mümkün olduğunca çok ulaşmasını ister. Bu şekilde doğru insanlara ulaşma şansınız da artar çünkü. Bir itirazım yok yani, zevk alacağını düşündüğüm herkese ulaşsın isterim romanlarım yani.



deli defteri 13. sayı



“dışarda bahar geldi karıcığım, bahar. dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...” demiş nazım hikmet ran. bu satırları yazarken halâ hava kapalı, halâ seçim otobüsleri bangırdıyor ve halâ bahar tam olarak yüzünü göstermedi. yukarıdaki şiire bakarak hem dergimize hem de içimize baharı enjekte etmeye çalışıyoruz dostlarım. cemreler düşüyormuş havaya, toprağa ve benzine filan, bir de biz görsek o cemreleri bahara inanacağız, ama pek nazlı bu bahar. aylin ve semra o kadar değildi.


elinizde tuttuğunuz 13. sayıdır, 2. yılın ilk ürünüdür. arap ellerinden iskandinavya’ya kadar gidip bir gecede vikingçe öğrenen bir kandırıkçının forma numarasıdır 13. amma deli defteri savaşmaz ve dudak okuyarak sarışın bir yabancı dil öğrenemez. kpds kapılarından dönmüştür deli defteri. holivuud’dan ne teklifler aldı da gitmedi, gerek vornır buros ve gerekse aslanlı filmciler kapılarında yattı da gömleğine bağlı kaldı derginiz. şervuud daha bi uygun bize. ama orası da çok yağmurlu.

siz bu satırları okurken seçim sandıkları çok uzaklarda olacak. tabi verdiğiniz oylar da. ispanya maçları da geride kalmış olacak, ‘yapma servet’ deme zevkinden mahrum bırakıldığımız o maçlarda sarışın, uzun boylu, fernando adındaki bir adamla on sekiz içinde çok defalar müşerref olmuş olacağız. kemerimize yeni bir delik daha açmamız gerekebilecek, nisanla beraber dondurma ve pipetli gazoz masrafları artacağından anneler babalar, çayı kıtlama içmenin nostaljik çekiciliğine kapılacaklar belki de. şeker, tuz ve börekten oluşan üç beyaz ve sigara ve seda sayan gibi zararlı alışkanlıklardan uzak durma hatırına, pek belli etmeyeceğiz tasarruf tedbirlerimizi.


girişi çok uzatmayarak sizi deli defteri’nin edebiyatsever, mizahperver ve terakkiperver saz ekibiyle baş başa bırakıyorum. okurken kaygılanmayın sakın, koyverin gitsin. kontörümüz yok ki mesaj kaygımız olsun.


içinizdeki n i s a n’ ı öldürmeyin efendim.

iyi nisanlar.