27 Şubat 2009 Cuma

Penguen Dergisi Yazarı Seyit Ali Aral İle Söyleşi


“Simyaya, simyacı olmaya düşkünüm.”

Deli Defteri: Sizin köşenizi okuyan insanlar özellikle köşenize başladığınız ilk dönemlerde Seyit Ali Aral galiba derginin aşçısı diye düşünüyordu sanırım. Var mı böyle bir Penguen’i besleme durumu?

Seyit Ali Aral: Aslında yok desem yalan olur, fakat HAYVAN dergisinden gelen bir gelenekti. Penguen’de çalışırken kendime termosta çorba getiriyordum, diğer dostlar için de miktarı fazla tutmaya başladım. Bir gün Kaligrafımız Şevki Ağabey bana “menüyü geliştirebilir miyim” diye sordu, bir dönem termos sayısı 3’e çıktı. Aslında işin makarasıydı, gece yarısı kayıntısı, sabaha karşı kahvaltısı. Şimdi o işlere Ali Haydar Üstat ve Sinan kardeşlerim bakıyor.

Deli Defteri: Deli Mutfağında bahsi geçenler gerçekten mutfağınızda can buluyor mu? Yoksa “denesinler bakalım ne tepkiler gelecek” şeklinde bir düşünce mi oluyor aklınızda?

Seyit Ali Aral: Evet, çatır çatır yapıyorum o okuduklarınızı. ‘Bakalım ne tepki’den ziyade okuyucuyla bir deneyimi paylaşmak gaye. Bazen tarifler daha geliştirilmiş ve çeşitlenmiş biçimde geri dönüyor.

Deli Defteri: Kısa zamanda farklı bir tat ortaya çıkardınız. Köşenizin içeriği açısından da “tat” kelimesi çok uygun galiba. Midesine düşkün ve kültür – sanat meraklısı bir yazar portresi görüyoruz. Acaba Seyit Ali Aral midesine mi yoksa sadece yemek yapmaya mı düşkün?

Seyit Ali Aral: Öyle değil aslında. Simyaya, simyacı olmaya düşkünüm. Muhabbet seviyorum, sofrada oturup sohbet etmek ve izlemek, anlatılanı dinlemek, iki lafın belini kırmak, acayip bir anı dinlemek. Bir de yemek yapmak bir tedavi şeklidir. Düşün, soğuk sıkıcı ve bunaltılı geçen bir günü sonunda ikram edilen bir tas çorbanın iyileştiren gücünü... Az sihirbaz, biraz Dede sultan oluyorsun.

Deli Defteri: Yemek yapmak ile mizah yapmak arasında benzerlikler var mı?

Seyit Ali Aral: Sadece mizah değil; müzik, kompozisyon, tarih, içinde armoni barındıran ne varsa o. Bazen insanların yemek yapma ve yeme alışlanlıkları gibi sevdiklerini ve seviştiklerini düşünürüm. Üzülürüm Fast Food kuşağına, düşünürüm kubbealtı lezzetini, hünkârbeğendiyi, vezirparmağını, hanımgöbeğini, dilberdudağını. Severim vejetaryen doğallığını, bayılırım mangal hoyratlığının salaşlığına.

Deli Defteri: Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç baharat hangileri olur?

Seyit Ali Aral: Birincisi tuz; lezzetten gayrı vücudum elektrolikit kaybetmiş, kaslarım kramp içindedir. Derhal su bulmalıyım. İkincisi Fesleğen; böcek sokmasından idrar yollarına kadar birçok işime yarar. Tabii az kekik. Adada papatya, ada çayı, dereotu falan mutlaka vardır. Belki ilerde adamotu...

Deli Defteri: İçli deyince benim aklıma Sadri Alışık geliyor. İçli köfte adı nasıl ortaya çıktı? Bu sorunun eki olarak şunu sorabilirim; Sadri Alışık’ı özlüyor musunuz?

Seyit Ali Aral: Özlemem mi, sadece onu mu, sabaha kadar uzayan bir listem var. Tek kanallı televizyon zamanından kalma Lorel ile Hardy’yi seslendiren Ferdi Tayfur’dan girer. TRT spikerlerinden en babaları Tuna Huş, Mesut Mertcan’dan çıkarız hep birlikte. İçli Köfte ismi de Can kardeşim Penguen dergisi’nin Amirali Faruk Kaya’nın bana taktığı az makara az takılma ismidir.

Deli Defteri: Sık sık kimi özlediğinizi okuyoruz. Bu durum son dönem mizahında rahatlıkla görüldüğü gibi bir çocukluğa özlemin yansıması mı yoksa?

Seyit Ali Aral: Aslında çocukluktaki o merhamet, ölüm korkusu (ölümden ne kadar korkarsan o kadar çok ve çabuk özlersin ebeveynlerini, memleketini, yatağını, yorganını), ağabeylik, sakinlik, efendilik, mahalle, komşuda pişenin kokusu gitmiştir hesabı bir tabak size gönderilmesi, beslenmeye kokusu çıkar alamayan vardır deyip muz konmaması, şimdi ki ‘aman ucuz duygusallık ya be kanka, traş işler bunlar’ a karşı ‘ne güzeldi lan sıcaktı, hakikiydi, komikti, vicdanlı idi’ serzenişi. Bu bile satılır, pazarlanır oldu ‘aa 70’ler, aa 80’ler’…


Deli Defteri: Çocukluğunuzdan bahseder misiniz kısaca? Mahallede top oynar mıydınız mesela? Komşunun erik ağacına dalmak ya da cam kırmak gibi faaliyetleriniz oldu mu? Zilleri çalıp kaçmak?

Seyit Ali Aral:12 Eylül arifesindeydik “Our boys did it” olmamıştı daha. Mahalle Merter. Tüp, sana kuyrukları acayip eylenceli gelirdi. Her çocuğun bir becerisi merakı vardı; uçurtma uçurur, kuş beslerdik, süper telli araba süslerdik, yılan gibi sinsice meyve bahçelerine sürünerek dalardık, manyak mıydık bilmiyorum yeni yapılan inşaatların ikinci katından kum tepelerine atlardık, midye çıkarır ateş yakıp teneke üzerinde pişirirdik. Herkesin kendi içinde bir el becerisi vardı. Kendi aramız da didişir, yan mahallede zorluk çıkınca ‘ne dövüyonuz lan çocuğu?’diye hepimiz birimiz için olurduk. ‘Sokak’ diye bir alan vardı. Pazar sabahlarının katık kovboy filmleri… Elektrik giderdi çok eğlenirdik, elektrik gelirdi daha da çok eğlenirdik. Adaleti, arkadaşını korumayı, korunmayı, yalan söylemeyi, gerektiğinde doğruyu “hayır Sema teyze ben yaptım” demeyi öğrendik. Hepimiz fakir ve onurlu bazen de Bruce Lee idik. Lafımız ve hikâyemiz hiç bitmezdi. Cebimde hep kibrit olduğundan bayağı sevilirdim. Herhangi bir kapıyı çalıp su, ekmek ya da ne istersen verirlerdi teyzeler. Yerli malı haftası çocuğuyduk okulda. Sonra “aa mahallenin girişine tank gelmiş lan” gerisi malum...

Deli Defteri: Eskiden Mansur Şebboy vardı Penguen’de. Onunla benzerlikler var mı aranızda?

Seyit Ali Aral: Kardeş ağabeyine ne kadar benzerse, ama sanırım ben daha yakışıklı ve eli çabuğum.

Deli Defteri: Yazılarınızda yeni çıkan kitaplara değindiğiniz kadar kültürel ve sanatsal olaylardan da bahsediyorsunuz; orada sergi açıldı burada konser var filan gibi. Sahi böyle o müze senin bu sergi benim gezen, konser konser dolaşan biri misiniz?

Seyit Ali Aral: Elimden gelip, zamanım elverdiğince. Kitapları mutlaka okurum bitiremediysem de bitiremedim ama güzel diye de eklerim. Sergiler geniş zamanlı olduğundan genelde yetişirim. Sinema hakkında pek yazmam, yazamam. Başka bir şey o çok iyi bilmek lazım.


Deli Defteri: Köşenizde bariz bir duyarlılık göze çarpıyor ama öyle agresif olmayan bir duyarlılık bu. Düşmanınıza bile şefkatle yaklaşacak gibisiniz. Son dönem mizahında da bu duyarlılık var. Acaba mizah duygusallaşıyor mu?

Seyit Ali Aral: Büyük büyük laflar etmek istemem ama sadece kişiselleşiyor. Anlatan sadece kendi penceresini, kendi kapı önünü dillendiriyor. Eskiden olduğu gibi ortak hayatlar çok yok, herkes kendi kendine gülüyor, tek başına ipod’dan müziğini dinliyor. Evde DVD’sini izliyor. GırGır’da orta sayfada Bülent Arabacıoğlu’nun çizdiği panaroma sayfası vardı Orhan Alev ağabey ile birlikte. Her hafta bir konu, bir kesit. Hayat fışkırırdı o sayfadan, sanırım o kadar yakınlığımız yok artık. Her şey tekil ve hızlı. Yatay değil dikey.


Deli Defteri: İçli köfte yazarı Seyit Ali Aral mutlu mu yoksa aynı kuşaktan çoğu akranının yaşadığı gibi mutsuzlukla baş etmek için mi yazıyor? Aslında bu soru şöyle de sorulabilir; neden yazıyorsunuz?

Seyit Ali Aral: Akranlarımın hiç mutsuz olduğunu zannetmiyorum. Paylaşmak için. Kalıcı, hırslı, inatçı bir amaç için yazmıyorum. İnsan seviyorum, hayal kurmak yerine var olan yaşamı adam gibi keyifli yaşamak ve bunu da paylaşmak istiyorum, öğrenmek için yazıyorum. Öğreterek ya da öğüt vererek değil becerebildiğimce. Yazmak az ve küçük de olsa başkalarını öğrenmek gibi, düşünsenize binlerce hikâye, rüya hayat rüya...

Deli Defteri: Önemli ustalar ve zehir gibi zeki genç yetenekler arasındasınız, aranızdaki ilişki nasıl?

Seyit Ali Aral: İyidir yahu. Bilirsin deli deliyi görünce sopasını saklarmış.

Deli Defteri: Sizin konservatuarda klasik müzik eğitimi aldığınızı biliyoruz, yazmak, özellikle bir mizah dergisinde yazmak daha mı çekici geliyor? Müzik çalışmaları devam ediyor mu?

Seyit Ali Aral: Bir mizah dergisinde yazmak çok keyifli ama öğrencilere klasik müzik ve gitar öğretmenin de ayrı bir güzelliği var, o iş daha anlık yoğunluklar, insiyatif, çabukluk gerektiriyor. Ara ara eğitmenlik yapıyorum. Klasik müzik dinlemeyi, müziği okuyabilmeyi, müziğe kaçabilmeyi öğretmeye çalışıyorum elimden geldiğince.


Deli Defteri: Sizinle konuşurken üstat Oğuz Aral’a değinmemek olmaz. Oğuz Aral; büyük bir dergici, yazar, karikatürist ve tiyatrocuydu. Hatta “Türkiye’nin ilk pandomim sanatçılarından biriyim” dediğini kendi ağzından duymuştum. Müzisyen kimliği de vardı. Peki bir baba olarak nasıldı?

Seyit Ali Aral: Evladın Tanrısı anne ve babadır. Aslan babam edebiyatını geçelim. Oğuz Aral, çok haklı ve hakkı yenen sonsuz merhametli bir babaydı, sadece benim değil verdiği emek, sevgi ve bilgi ile birçok yazar-çizerin akıl, fikir, ruh babası sayılır. Babalık ve kocalık görevlerini de özelinde su götürmez bir biçimde gerçekleştirmiştir. Benim gibi birçok insanın aklına geldikçe de eminim burnun direğini sızım sızım sızlatır, hemen rakı içme isteği uyandırır. Sonuçta karşımızda olmasa bile son numarasıyla, çok sevdiğin biri gittikten sonra da onu içinden sevmeyi, hayattan aldığını mutlaka, başka yaşamlara geri vermeyi, kalender olmayı, efendi ve centilmence davranmayı sakince öğreten babadır. Yetiştiğiniz kadar kendiniz de biliyorsunuz zaten.

12. sayı


merhaba,

1. yaşımızı kutladığımız mart sayımızla daha önceki aylarda olduğu gibi bu ay da gene birlikteyiz, şimdi sanatçımız ali rıza silahlıpoda’dan melodiler dinleyeceksiniz, sanatçının piyanosuna hayri vaka alkışla tempo tutarak, nazife demir romantik bir şekilde başını sallayarak, sabriye kerebiç kameralara poz atmaya çalışarak, çilek çilli amerika’dan uydu bağlantısıyla, duygu t. uyuyarak, can sever şiiriyle ve adem celep de çetleşerek eşlik edecek. adalet ettibuldu ettiğini bulacak, elgin akpınar ise rıza’nın bıyıklarını resmetmeye çalışacak.bu kalabalık konserimizde bizi yalnız bırakmadığınız için ne kadar teşekkür etsek azdır. o yüzden teşekkür etmiyoruz, şaka şaka.

12 ay geçti be sevgili okur, tam 12 ay. üniversite mezunu olup da uzun dönem askerliğe giden askerler geri döndü, biz 1. sayıyı çıkardığımızda doğan bebekler annesinin omzuna kusmaya başladı. 1 yıl doldu. dünya güneşin etrafında tam 1 dönüş yaptı. yeri geldi ısındı, yeri geldi soğudu. birçok şey değişti. birçok şey değişmedi. değişmeyenlerden biri de deli defterine olan ilginiz ve sıcak arkadaşlığınızdı. kitapçılarda deli defterini okuyup da parasına kıyamayıp yerine bırakanlar ya da deli defterini okumadan kaybedenler de bizim için aynı değere sahip. bir kez elleri gezdiyse deli’nin üstünde, bizi anlamıştır, inanıyoruz.

geçen 12 ay içinde elbette dergimiz satış rekorları kırmadı. haberlere filan da çıkmadı. (yahu hayır, neydi o sürekli gülen kadının adı… hani gece program yapıyor ya, saba melikesi… haa saba tümer. hah, işte ona bile çıkamadı ya ben ona yanıyorum. yani en azından ona çıkabilirdik. beraberce gülerdik sabaha dek, neye güldüğümüzü unutacak kadar.) ama deli defteri kendi çemberinde iyi şeyler yazmaya, iyi şeyler anlatmaya çalıştı, pazar sinemalarının bol olduğu günlerde ördekli, atlı, köpekli filmlerden nasıl zevk almışsak o zevki vermeyi diledi size. çünkü deli defterinde yazan bütün arkadaşlar yazmayı ve okumayı çok seviyor, başkalarına da bu coşkuyu yaşatmak istiyordu. sizden gelen tepkilerden bu konuda çok da fena gitmediğimizi anladık. daha çok şevklendik.

dostlar,
edebiyat tebeşiriyle yollara çizilen bir seksek oyunudur deli defteri. her zıplayışta, taşı her atışta içerden dışarı doğru bir gülümseme besler. her yeni sayıda biraz daha ileri gider, ama uzaklaşmaz sizden. hep yanınızda yörenizdedir. kahkaha atmak belki hediyesidir, süprizidir ama asıl derdi yirmi dokuz harfle yaşamaktan biraz keyif aldırmaktır okurken. deli de olsa, dolu da olsa söylediklerini duyurmak ister. mikrofonu yoktur.

1. yaşımız için özel bir sürprizimiz var bu ay; seyit ali aral ağabeyimiz ile yaptığımız söyleşi. penguen dergisinden tanıdığınız bu şeker mi şeker ağabey ricamızı kırmadı ve onunla internetin de nimetlerini kullanarak söyleştik. baştan beri bizi hiç yalnız bırakmadı, 12. sayımızda da kekik tadında kelimeleriyle yerini aldı. ıssız adaya düşerse bile kendisine deli defteri’ni göndermeye söz verdik, sütle karıştırıp yiyecekmiş.

deli defterine abone olun dostlar, olmayanları uyarın. dinlemeyen, karşı koyan olursa kaçın başınıza bela almayın. bu satırları kitapçı rafının önünde ayakta okuyan dostum, altına bir tabure çek, dikilme öyle. deli defterini eve getirdikten sonra kaybeden sevgili okur sana da bir sözümüz var: bir de koltuğun altına bak, oralara düşüyor bazen.

iyi martlar efendim, sakın kediyle kedi olmayın.

12 Şubat 2009 Perşembe

isim şehir - hayri vaka

pablo picasso, paris, pars
papatya, pudra

picasso, gözlerinin altını pudraladıktan sonra dışarı çıktı. kimse öldüğünü anlamasın diye yapıyordu bunu zira yıl 2009 olmuştu. öldüğünü gizlemek gittikçe zorlaşıyor buna rağmen kozmetiğin bütün imkânlarını değerlendirmeye çalışıyordu. paris şehri, picasso daha gençken de böyle romantik böyle akışkandı. içinde müthiş bir resim yapma isteği peydahlandı. sağ kolu çürüyüp düştüğünden beri çok zorlanıyordu ama gene de örneğin pipo içen köpek, pipo içen balık ve pipo içen pars adlı resimlerini tamamlamıştı. cadde üstünde gördüğü çiçekçiye yaklaştı: “bir demet papatya istiyorum” dedi arkası dönük adama. bıyıkları kırlaşmış çorumlu çiçekçi yüzünü dönünce picasso’yu tanıdı. “ne o pablo, resmini mi yapacan, metresine mi verecen?” “sana ne lan!” dedi picasso, “ver demeti, al paranı” çiçekçinin termometresi birden 50’ye fırladı: “bana bak, adam ol efendi ol, ressam demem rahmetli demem sokarım çiçekleri bi tarafına” “sen kim oluyorsun lan çingene!” diyerek bastonunu adamın kafasına geçirdi picasso. karakolluk oldular. picasso, ölü olduğu için durumu kurtardı. çiçekçi de mefta olmuş bir ressama hakaretten önce paris hilton’un yattığı hapishaneye konuldu, bu ceza yetmeyince sınırdışı edildi.

ferhat güzel, frankfurt, fil
fasülye, faraş

ferhat güzel, hiç temizlik yapmazdı evinde. haftada bir gelip giden kadının eline üçbeş kuruş tutuşturur temizlik işini hallederdi. bu nedenle faraşın ne olduğunu bile bilmezdi. aslında faraş denince insan bir duraklıyor, hemen aklına gelmeyebiliyor ne olduğu. bir çok insan bilmez belki de faraşın işlevini. neyse efendim, bir gün frankfurt konserinden sonra gurbetçiler ferhat’a bir fil yavrusu hediye ettiler. ferhat, fili binbir zorlukla türkiye’ye getirdi. uyuşturucu mu kaçırıyor diye gümrük polisleri filin bütün sindirim ve üreme sistemini araştırdılar. gümrük vergisi olarak dişlerinden birini bırakmak zorunda kaldı ferhat. evet ferhat, çünkü fil daha yavru olduğu için dişi yoktu ve gümrük görevlileri aralarında bir toplantı yaparak ferhat’ın azı dişlerinden birinin muadil olabileceğine karar verdi.

kulağına çıtlatmıştı gurbetçiler, fillerin en çok fasülyeyi sevdiğini. “taze mi kuru mu?” diye sormuştu ferhat. “fark etmez” demişlerdi. “sırığıyla bile versen yer.” filin önüne bir çuval ayşe kadın koyduktan sonra ibrahim tatlıses’in televizyon programındaki korkuluk görevini ifa etmek için çıktı evden. sabaha karşı döndüğünde salonun penceresinin açık olduğunu gördü. “kim açmış ki bunu?” derken filin ortada olmadığını fark etti. masadaki mektubu da görünce oturup ağlamaya başladı. hayattaki tek dostunu daha yeni bulmuşken kaybetmişti. ama dostu en azından harbi delikanlıydı ki mektup bırakmıştı. gözyaşlarıyla mektubu açtı:
“sevgili ferhat, filler türkçe bilmediği gibi mektup da yazamaz. pencereden kaçamaz, fasülye filan da yemezler. sen, ünlüler çiftliğine katıldıktan sonra aklını yitirdin. şimdi otur ve bu hikâyede faraşın ne işi var ona bir açıklama bul.”


devamı 11. sayıda...

11. sayı


geçenlerde kevin costner, bir reklâm filmi çekimi için türkiye’ye geldiğinde yaptığı basın toplantısında şöyle bir şey söyledi: savaşlar insanoğlunun var olduğu günden beri vardır. ben bu cümleyi söyledikten sonra şöyle diyeceğini sanıyordum; “bu yüzden elimizden bir şey gelmez, güçlünün zayıfı yavaş yavaş yok ettikten ve ortada yok edilecek bir zayıf kalmadıktan sonra barışın gelmesini beklemekten başka çaremiz yok.” oysa aktör böyle demedi: “bunu değiştirmeyi başarabileceğimize inanıyorum” bu konuşma, tipik bir gelişmiş, zengin ülke vatandaşı konuşmasıdır. gerçekçi olmaya çalışarak önce büyük balık küçük balığı yutar mesajı vermek sonra da “ama gene de” diyerek umutlu ve fantastik sözler söyleyerek gönül almak. tıpkı önce dünyanın bir ucunda savaş çıkarıp sonra insani yardım göndermek gibi. hatırlayın eski amerikan başkanı da “bize göklerden gelen kutsal mesajlar var” gibi bir şeyler zırvalamıştı.

gördüğünüz gibi hiç de iç şenlendirici bir giriş yapmadım önsöze. o kadar çok dış gamlandırıcı olay yaşanıyor ki dünyada, için şenlenmesi özel bir çaba gerektiriyor. dünya varolduğundan beri aynı oyun tahtası üzerinde aynı hamleler yapılıyor. önce aptal ve bencil bir adam ya da adamlar bulunur, bir ülkenin başına geçirilir sonra bu aptal adam ve arkadaşları ülkesini zor durumlara sokar, birdenbire ortalık karışır, hoop bazı barışçı ülkeler olaya el koyar ve bu katil ve zorba adamı alaşağı edip ülkeye mutluluk kelebekleri saçarlar. bütün bunlar olurken en başından sonuna kadar hep çocuklar ölür, hep genç fikirler umutsuzluğa düşer. bir yaşlı amca yaklaşır düşünen insanın yanına; “dünya aslında hiç değişmiyor, ne uğraşıyorsun?”

deli defteri’nin bir mizah edebiyatı dergisi olduğunu söylüyoruz sürekli. mizah da edebiyat da, düşünmeyi ve bunu etkili biçimde ifade etmeyi öğretir. bize göre, güldürürken düşündürmenin modası geçmiştir artık. deli defteri şunu savunur; önce düşüneceksin, düşünmeyi gülme anına bırakırsan ne düşünebilir ne de adamakıllı gülebilirsin. ikisi de birbiri içinde harcanacak kadar önemsiz değildir.

doğruyla yanlışın, akla karanın aynı sepette durduğu şu çağda duyarlı olmak gerekiyor. okumak, düşünmek ve tebessüm. tebessüm; anlamanın, farkında olmanın uyarı levhasıdır. ve gün gelir, öyle bir silah olur ki, en birinci süper gücün getirdiğinden daha fiyakalı bir özgürlük ve barış getirir beyinlerimize.

şubat sayımız ile ilk 11’i tamamlamış oluyoruz. 11 aydır ara vermeden size ulaşan deli defteri önce 18’lik kadroyu sonra da bütün takım kafilesini oluşturmayı hedefliyor. 40 haramilere gönderme yapabileceğimiz sayılarda da buluşmaktır dileğimiz. Gelecek ay 1. yaşımızı kutlayacağız. bu ay hediyemiz olan “2008 yılı espri koleksiyonu” gelecek ay için bir hazırlık. sizi hediyeye alıştırıyoruz. mart sayımızda da bir sürprizimiz olacak.

farkındalığa ve tebessüme iyice kendimizi alıştırdığımız bir şubat ayı diliyoruz hepimiz için. delilere karışmamak için biraz deli olmak lazım.

iyi şubatlar.