“Simyaya, simyacı olmaya düşkünüm.”
Deli Defteri: Sizin köşenizi okuyan insanlar özellikle köşenize başladığınız ilk dönemlerde Seyit Ali Aral galiba derginin aşçısı diye düşünüyordu sanırım. Var mı böyle bir Penguen’i besleme durumu?
Seyit Ali Aral: Aslında yok desem yalan olur, fakat HAYVAN dergisinden gelen bir gelenekti. Penguen’de çalışırken kendime termosta çorba getiriyordum, diğer dostlar için de miktarı fazla tutmaya başladım. Bir gün Kaligrafımız Şevki Ağabey bana “menüyü geliştirebilir miyim” diye sordu, bir dönem termos sayısı 3’e çıktı. Aslında işin makarasıydı, gece yarısı kayıntısı, sabaha karşı kahvaltısı. Şimdi o işlere Ali Haydar Üstat ve Sinan kardeşlerim bakıyor.
Deli Defteri: Deli Mutfağında bahsi geçenler gerçekten mutfağınızda can buluyor mu? Yoksa “denesinler bakalım ne tepkiler gelecek” şeklinde bir düşünce mi oluyor aklınızda?
Seyit Ali Aral: Evet, çatır çatır yapıyorum o okuduklarınızı. ‘Bakalım ne tepki’den ziyade okuyucuyla bir deneyimi paylaşmak gaye. Bazen tarifler daha geliştirilmiş ve çeşitlenmiş biçimde geri dönüyor.
Deli Defteri: Kısa zamanda farklı bir tat ortaya çıkardınız. Köşenizin içeriği açısından da “tat” kelimesi çok uygun galiba. Midesine düşkün ve kültür – sanat meraklısı bir yazar portresi görüyoruz. Acaba Seyit Ali Aral midesine mi yoksa sadece yemek yapmaya mı düşkün?
Seyit Ali Aral: Öyle değil aslında. Simyaya, simyacı olmaya düşkünüm. Muhabbet seviyorum, sofrada oturup sohbet etmek ve izlemek, anlatılanı dinlemek, iki lafın belini kırmak, acayip bir anı dinlemek. Bir de yemek yapmak bir tedavi şeklidir. Düşün, soğuk sıkıcı ve bunaltılı geçen bir günü sonunda ikram edilen bir tas çorbanın iyileştiren gücünü... Az sihirbaz, biraz Dede sultan oluyorsun.
Deli Defteri: Yemek yapmak ile mizah yapmak arasında benzerlikler var mı?
Seyit Ali Aral: Sadece mizah değil; müzik, kompozisyon, tarih, içinde armoni barındıran ne varsa o. Bazen insanların yemek yapma ve yeme alışlanlıkları gibi sevdiklerini ve seviştiklerini düşünürüm. Üzülürüm Fast Food kuşağına, düşünürüm kubbealtı lezzetini, hünkârbeğendiyi, vezirparmağını, hanımgöbeğini, dilberdudağını. Severim vejetaryen doğallığını, bayılırım mangal hoyratlığının salaşlığına.
Deli Defteri: Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç baharat hangileri olur?
Seyit Ali Aral: Birincisi tuz; lezzetten gayrı vücudum elektrolikit kaybetmiş, kaslarım kramp içindedir. Derhal su bulmalıyım. İkincisi Fesleğen; böcek sokmasından idrar yollarına kadar birçok işime yarar. Tabii az kekik. Adada papatya, ada çayı, dereotu falan mutlaka vardır. Belki ilerde adamotu...
Deli Defteri: İçli deyince benim aklıma Sadri Alışık geliyor. İçli köfte adı nasıl ortaya çıktı? Bu sorunun eki olarak şunu sorabilirim; Sadri Alışık’ı özlüyor musunuz?
Seyit Ali Aral: Özlemem mi, sadece onu mu, sabaha kadar uzayan bir listem var. Tek kanallı televizyon zamanından kalma Lorel ile Hardy’yi seslendiren Ferdi Tayfur’dan girer. TRT spikerlerinden en babaları Tuna Huş, Mesut Mertcan’dan çıkarız hep birlikte. İçli Köfte ismi de Can kardeşim Penguen dergisi’nin Amirali Faruk Kaya’nın bana taktığı az makara az takılma ismidir.
Deli Defteri: Sık sık kimi özlediğinizi okuyoruz. Bu durum son dönem mizahında rahatlıkla görüldüğü gibi bir çocukluğa özlemin yansıması mı yoksa?
Seyit Ali Aral: Aslında çocukluktaki o merhamet, ölüm korkusu (ölümden ne kadar korkarsan o kadar çok ve çabuk özlersin ebeveynlerini, memleketini, yatağını, yorganını), ağabeylik, sakinlik, efendilik, mahalle, komşuda pişenin kokusu gitmiştir hesabı bir tabak size gönderilmesi, beslenmeye kokusu çıkar alamayan vardır deyip muz konmaması, şimdi ki ‘aman ucuz duygusallık ya be kanka, traş işler bunlar’ a karşı ‘ne güzeldi lan sıcaktı, hakikiydi, komikti, vicdanlı idi’ serzenişi. Bu bile satılır, pazarlanır oldu ‘aa 70’ler, aa 80’ler’…
Deli Defteri: Çocukluğunuzdan bahseder misiniz kısaca? Mahallede top oynar mıydınız mesela? Komşunun erik ağacına dalmak ya da cam kırmak gibi faaliyetleriniz oldu mu? Zilleri çalıp kaçmak?
Seyit Ali Aral:12 Eylül arifesindeydik “Our boys did it” olmamıştı daha. Mahalle Merter. Tüp, sana kuyrukları acayip eylenceli gelirdi. Her çocuğun bir becerisi merakı vardı; uçurtma uçurur, kuş beslerdik, süper telli araba süslerdik, yılan gibi sinsice meyve bahçelerine sürünerek dalardık, manyak mıydık bilmiyorum yeni yapılan inşaatların ikinci katından kum tepelerine atlardık, midye çıkarır ateş yakıp teneke üzerinde pişirirdik. Herkesin kendi içinde bir el becerisi vardı. Kendi aramız da didişir, yan mahallede zorluk çıkınca ‘ne dövüyonuz lan çocuğu?’diye hepimiz birimiz için olurduk. ‘Sokak’ diye bir alan vardı. Pazar sabahlarının katık kovboy filmleri… Elektrik giderdi çok eğlenirdik, elektrik gelirdi daha da çok eğlenirdik. Adaleti, arkadaşını korumayı, korunmayı, yalan söylemeyi, gerektiğinde doğruyu “hayır Sema teyze ben yaptım” demeyi öğrendik. Hepimiz fakir ve onurlu bazen de Bruce Lee idik. Lafımız ve hikâyemiz hiç bitmezdi. Cebimde hep kibrit olduğundan bayağı sevilirdim. Herhangi bir kapıyı çalıp su, ekmek ya da ne istersen verirlerdi teyzeler. Yerli malı haftası çocuğuyduk okulda. Sonra “aa mahallenin girişine tank gelmiş lan” gerisi malum...
Deli Defteri: Eskiden Mansur Şebboy vardı Penguen’de. Onunla benzerlikler var mı aranızda?
Seyit Ali Aral: Kardeş ağabeyine ne kadar benzerse, ama sanırım ben daha yakışıklı ve eli çabuğum.
Deli Defteri: Yazılarınızda yeni çıkan kitaplara değindiğiniz kadar kültürel ve sanatsal olaylardan da bahsediyorsunuz; orada sergi açıldı burada konser var filan gibi. Sahi böyle o müze senin bu sergi benim gezen, konser konser dolaşan biri misiniz?
Seyit Ali Aral: Elimden gelip, zamanım elverdiğince. Kitapları mutlaka okurum bitiremediysem de bitiremedim ama güzel diye de eklerim. Sergiler geniş zamanlı olduğundan genelde yetişirim. Sinema hakkında pek yazmam, yazamam. Başka bir şey o çok iyi bilmek lazım.
Deli Defteri: Köşenizde bariz bir duyarlılık göze çarpıyor ama öyle agresif olmayan bir duyarlılık bu. Düşmanınıza bile şefkatle yaklaşacak gibisiniz. Son dönem mizahında da bu duyarlılık var. Acaba mizah duygusallaşıyor mu?
Seyit Ali Aral: Büyük büyük laflar etmek istemem ama sadece kişiselleşiyor. Anlatan sadece kendi penceresini, kendi kapı önünü dillendiriyor. Eskiden olduğu gibi ortak hayatlar çok yok, herkes kendi kendine gülüyor, tek başına ipod’dan müziğini dinliyor. Evde DVD’sini izliyor. GırGır’da orta sayfada Bülent Arabacıoğlu’nun çizdiği panaroma sayfası vardı Orhan Alev ağabey ile birlikte. Her hafta bir konu, bir kesit. Hayat fışkırırdı o sayfadan, sanırım o kadar yakınlığımız yok artık. Her şey tekil ve hızlı. Yatay değil dikey.
Deli Defteri: İçli köfte yazarı Seyit Ali Aral mutlu mu yoksa aynı kuşaktan çoğu akranının yaşadığı gibi mutsuzlukla baş etmek için mi yazıyor? Aslında bu soru şöyle de sorulabilir; neden yazıyorsunuz?
Seyit Ali Aral: Akranlarımın hiç mutsuz olduğunu zannetmiyorum. Paylaşmak için. Kalıcı, hırslı, inatçı bir amaç için yazmıyorum. İnsan seviyorum, hayal kurmak yerine var olan yaşamı adam gibi keyifli yaşamak ve bunu da paylaşmak istiyorum, öğrenmek için yazıyorum. Öğreterek ya da öğüt vererek değil becerebildiğimce. Yazmak az ve küçük de olsa başkalarını öğrenmek gibi, düşünsenize binlerce hikâye, rüya hayat rüya...
Deli Defteri: Önemli ustalar ve zehir gibi zeki genç yetenekler arasındasınız, aranızdaki ilişki nasıl?
Seyit Ali Aral: İyidir yahu. Bilirsin deli deliyi görünce sopasını saklarmış.
Deli Defteri: Sizin konservatuarda klasik müzik eğitimi aldığınızı biliyoruz, yazmak, özellikle bir mizah dergisinde yazmak daha mı çekici geliyor? Müzik çalışmaları devam ediyor mu?
Seyit Ali Aral: Bir mizah dergisinde yazmak çok keyifli ama öğrencilere klasik müzik ve gitar öğretmenin de ayrı bir güzelliği var, o iş daha anlık yoğunluklar, insiyatif, çabukluk gerektiriyor. Ara ara eğitmenlik yapıyorum. Klasik müzik dinlemeyi, müziği okuyabilmeyi, müziğe kaçabilmeyi öğretmeye çalışıyorum elimden geldiğince.
Deli Defteri: Sizinle konuşurken üstat Oğuz Aral’a değinmemek olmaz. Oğuz Aral; büyük bir dergici, yazar, karikatürist ve tiyatrocuydu. Hatta “Türkiye’nin ilk pandomim sanatçılarından biriyim” dediğini kendi ağzından duymuştum. Müzisyen kimliği de vardı. Peki bir baba olarak nasıldı?
Seyit Ali Aral: Evladın Tanrısı anne ve babadır. Aslan babam edebiyatını geçelim. Oğuz Aral, çok haklı ve hakkı yenen sonsuz merhametli bir babaydı, sadece benim değil verdiği emek, sevgi ve bilgi ile birçok yazar-çizerin akıl, fikir, ruh babası sayılır. Babalık ve kocalık görevlerini de özelinde su götürmez bir biçimde gerçekleştirmiştir. Benim gibi birçok insanın aklına geldikçe de eminim burnun direğini sızım sızım sızlatır, hemen rakı içme isteği uyandırır. Sonuçta karşımızda olmasa bile son numarasıyla, çok sevdiğin biri gittikten sonra da onu içinden sevmeyi, hayattan aldığını mutlaka, başka yaşamlara geri vermeyi, kalender olmayı, efendi ve centilmence davranmayı sakince öğreten babadır. Yetiştiğiniz kadar kendiniz de biliyorsunuz zaten.
Deli Defteri: Sizin köşenizi okuyan insanlar özellikle köşenize başladığınız ilk dönemlerde Seyit Ali Aral galiba derginin aşçısı diye düşünüyordu sanırım. Var mı böyle bir Penguen’i besleme durumu?
Seyit Ali Aral: Aslında yok desem yalan olur, fakat HAYVAN dergisinden gelen bir gelenekti. Penguen’de çalışırken kendime termosta çorba getiriyordum, diğer dostlar için de miktarı fazla tutmaya başladım. Bir gün Kaligrafımız Şevki Ağabey bana “menüyü geliştirebilir miyim” diye sordu, bir dönem termos sayısı 3’e çıktı. Aslında işin makarasıydı, gece yarısı kayıntısı, sabaha karşı kahvaltısı. Şimdi o işlere Ali Haydar Üstat ve Sinan kardeşlerim bakıyor.
Deli Defteri: Deli Mutfağında bahsi geçenler gerçekten mutfağınızda can buluyor mu? Yoksa “denesinler bakalım ne tepkiler gelecek” şeklinde bir düşünce mi oluyor aklınızda?
Seyit Ali Aral: Evet, çatır çatır yapıyorum o okuduklarınızı. ‘Bakalım ne tepki’den ziyade okuyucuyla bir deneyimi paylaşmak gaye. Bazen tarifler daha geliştirilmiş ve çeşitlenmiş biçimde geri dönüyor.
Deli Defteri: Kısa zamanda farklı bir tat ortaya çıkardınız. Köşenizin içeriği açısından da “tat” kelimesi çok uygun galiba. Midesine düşkün ve kültür – sanat meraklısı bir yazar portresi görüyoruz. Acaba Seyit Ali Aral midesine mi yoksa sadece yemek yapmaya mı düşkün?
Seyit Ali Aral: Öyle değil aslında. Simyaya, simyacı olmaya düşkünüm. Muhabbet seviyorum, sofrada oturup sohbet etmek ve izlemek, anlatılanı dinlemek, iki lafın belini kırmak, acayip bir anı dinlemek. Bir de yemek yapmak bir tedavi şeklidir. Düşün, soğuk sıkıcı ve bunaltılı geçen bir günü sonunda ikram edilen bir tas çorbanın iyileştiren gücünü... Az sihirbaz, biraz Dede sultan oluyorsun.
Deli Defteri: Yemek yapmak ile mizah yapmak arasında benzerlikler var mı?
Seyit Ali Aral: Sadece mizah değil; müzik, kompozisyon, tarih, içinde armoni barındıran ne varsa o. Bazen insanların yemek yapma ve yeme alışlanlıkları gibi sevdiklerini ve seviştiklerini düşünürüm. Üzülürüm Fast Food kuşağına, düşünürüm kubbealtı lezzetini, hünkârbeğendiyi, vezirparmağını, hanımgöbeğini, dilberdudağını. Severim vejetaryen doğallığını, bayılırım mangal hoyratlığının salaşlığına.
Deli Defteri: Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç baharat hangileri olur?
Seyit Ali Aral: Birincisi tuz; lezzetten gayrı vücudum elektrolikit kaybetmiş, kaslarım kramp içindedir. Derhal su bulmalıyım. İkincisi Fesleğen; böcek sokmasından idrar yollarına kadar birçok işime yarar. Tabii az kekik. Adada papatya, ada çayı, dereotu falan mutlaka vardır. Belki ilerde adamotu...
Deli Defteri: İçli deyince benim aklıma Sadri Alışık geliyor. İçli köfte adı nasıl ortaya çıktı? Bu sorunun eki olarak şunu sorabilirim; Sadri Alışık’ı özlüyor musunuz?
Seyit Ali Aral: Özlemem mi, sadece onu mu, sabaha kadar uzayan bir listem var. Tek kanallı televizyon zamanından kalma Lorel ile Hardy’yi seslendiren Ferdi Tayfur’dan girer. TRT spikerlerinden en babaları Tuna Huş, Mesut Mertcan’dan çıkarız hep birlikte. İçli Köfte ismi de Can kardeşim Penguen dergisi’nin Amirali Faruk Kaya’nın bana taktığı az makara az takılma ismidir.
Deli Defteri: Sık sık kimi özlediğinizi okuyoruz. Bu durum son dönem mizahında rahatlıkla görüldüğü gibi bir çocukluğa özlemin yansıması mı yoksa?
Seyit Ali Aral: Aslında çocukluktaki o merhamet, ölüm korkusu (ölümden ne kadar korkarsan o kadar çok ve çabuk özlersin ebeveynlerini, memleketini, yatağını, yorganını), ağabeylik, sakinlik, efendilik, mahalle, komşuda pişenin kokusu gitmiştir hesabı bir tabak size gönderilmesi, beslenmeye kokusu çıkar alamayan vardır deyip muz konmaması, şimdi ki ‘aman ucuz duygusallık ya be kanka, traş işler bunlar’ a karşı ‘ne güzeldi lan sıcaktı, hakikiydi, komikti, vicdanlı idi’ serzenişi. Bu bile satılır, pazarlanır oldu ‘aa 70’ler, aa 80’ler’…
Deli Defteri: Çocukluğunuzdan bahseder misiniz kısaca? Mahallede top oynar mıydınız mesela? Komşunun erik ağacına dalmak ya da cam kırmak gibi faaliyetleriniz oldu mu? Zilleri çalıp kaçmak?
Seyit Ali Aral:12 Eylül arifesindeydik “Our boys did it” olmamıştı daha. Mahalle Merter. Tüp, sana kuyrukları acayip eylenceli gelirdi. Her çocuğun bir becerisi merakı vardı; uçurtma uçurur, kuş beslerdik, süper telli araba süslerdik, yılan gibi sinsice meyve bahçelerine sürünerek dalardık, manyak mıydık bilmiyorum yeni yapılan inşaatların ikinci katından kum tepelerine atlardık, midye çıkarır ateş yakıp teneke üzerinde pişirirdik. Herkesin kendi içinde bir el becerisi vardı. Kendi aramız da didişir, yan mahallede zorluk çıkınca ‘ne dövüyonuz lan çocuğu?’diye hepimiz birimiz için olurduk. ‘Sokak’ diye bir alan vardı. Pazar sabahlarının katık kovboy filmleri… Elektrik giderdi çok eğlenirdik, elektrik gelirdi daha da çok eğlenirdik. Adaleti, arkadaşını korumayı, korunmayı, yalan söylemeyi, gerektiğinde doğruyu “hayır Sema teyze ben yaptım” demeyi öğrendik. Hepimiz fakir ve onurlu bazen de Bruce Lee idik. Lafımız ve hikâyemiz hiç bitmezdi. Cebimde hep kibrit olduğundan bayağı sevilirdim. Herhangi bir kapıyı çalıp su, ekmek ya da ne istersen verirlerdi teyzeler. Yerli malı haftası çocuğuyduk okulda. Sonra “aa mahallenin girişine tank gelmiş lan” gerisi malum...
Deli Defteri: Eskiden Mansur Şebboy vardı Penguen’de. Onunla benzerlikler var mı aranızda?
Seyit Ali Aral: Kardeş ağabeyine ne kadar benzerse, ama sanırım ben daha yakışıklı ve eli çabuğum.
Deli Defteri: Yazılarınızda yeni çıkan kitaplara değindiğiniz kadar kültürel ve sanatsal olaylardan da bahsediyorsunuz; orada sergi açıldı burada konser var filan gibi. Sahi böyle o müze senin bu sergi benim gezen, konser konser dolaşan biri misiniz?
Seyit Ali Aral: Elimden gelip, zamanım elverdiğince. Kitapları mutlaka okurum bitiremediysem de bitiremedim ama güzel diye de eklerim. Sergiler geniş zamanlı olduğundan genelde yetişirim. Sinema hakkında pek yazmam, yazamam. Başka bir şey o çok iyi bilmek lazım.
Deli Defteri: Köşenizde bariz bir duyarlılık göze çarpıyor ama öyle agresif olmayan bir duyarlılık bu. Düşmanınıza bile şefkatle yaklaşacak gibisiniz. Son dönem mizahında da bu duyarlılık var. Acaba mizah duygusallaşıyor mu?
Seyit Ali Aral: Büyük büyük laflar etmek istemem ama sadece kişiselleşiyor. Anlatan sadece kendi penceresini, kendi kapı önünü dillendiriyor. Eskiden olduğu gibi ortak hayatlar çok yok, herkes kendi kendine gülüyor, tek başına ipod’dan müziğini dinliyor. Evde DVD’sini izliyor. GırGır’da orta sayfada Bülent Arabacıoğlu’nun çizdiği panaroma sayfası vardı Orhan Alev ağabey ile birlikte. Her hafta bir konu, bir kesit. Hayat fışkırırdı o sayfadan, sanırım o kadar yakınlığımız yok artık. Her şey tekil ve hızlı. Yatay değil dikey.
Deli Defteri: İçli köfte yazarı Seyit Ali Aral mutlu mu yoksa aynı kuşaktan çoğu akranının yaşadığı gibi mutsuzlukla baş etmek için mi yazıyor? Aslında bu soru şöyle de sorulabilir; neden yazıyorsunuz?
Seyit Ali Aral: Akranlarımın hiç mutsuz olduğunu zannetmiyorum. Paylaşmak için. Kalıcı, hırslı, inatçı bir amaç için yazmıyorum. İnsan seviyorum, hayal kurmak yerine var olan yaşamı adam gibi keyifli yaşamak ve bunu da paylaşmak istiyorum, öğrenmek için yazıyorum. Öğreterek ya da öğüt vererek değil becerebildiğimce. Yazmak az ve küçük de olsa başkalarını öğrenmek gibi, düşünsenize binlerce hikâye, rüya hayat rüya...
Deli Defteri: Önemli ustalar ve zehir gibi zeki genç yetenekler arasındasınız, aranızdaki ilişki nasıl?
Seyit Ali Aral: İyidir yahu. Bilirsin deli deliyi görünce sopasını saklarmış.
Deli Defteri: Sizin konservatuarda klasik müzik eğitimi aldığınızı biliyoruz, yazmak, özellikle bir mizah dergisinde yazmak daha mı çekici geliyor? Müzik çalışmaları devam ediyor mu?
Seyit Ali Aral: Bir mizah dergisinde yazmak çok keyifli ama öğrencilere klasik müzik ve gitar öğretmenin de ayrı bir güzelliği var, o iş daha anlık yoğunluklar, insiyatif, çabukluk gerektiriyor. Ara ara eğitmenlik yapıyorum. Klasik müzik dinlemeyi, müziği okuyabilmeyi, müziğe kaçabilmeyi öğretmeye çalışıyorum elimden geldiğince.
Deli Defteri: Sizinle konuşurken üstat Oğuz Aral’a değinmemek olmaz. Oğuz Aral; büyük bir dergici, yazar, karikatürist ve tiyatrocuydu. Hatta “Türkiye’nin ilk pandomim sanatçılarından biriyim” dediğini kendi ağzından duymuştum. Müzisyen kimliği de vardı. Peki bir baba olarak nasıldı?
Seyit Ali Aral: Evladın Tanrısı anne ve babadır. Aslan babam edebiyatını geçelim. Oğuz Aral, çok haklı ve hakkı yenen sonsuz merhametli bir babaydı, sadece benim değil verdiği emek, sevgi ve bilgi ile birçok yazar-çizerin akıl, fikir, ruh babası sayılır. Babalık ve kocalık görevlerini de özelinde su götürmez bir biçimde gerçekleştirmiştir. Benim gibi birçok insanın aklına geldikçe de eminim burnun direğini sızım sızım sızlatır, hemen rakı içme isteği uyandırır. Sonuçta karşımızda olmasa bile son numarasıyla, çok sevdiğin biri gittikten sonra da onu içinden sevmeyi, hayattan aldığını mutlaka, başka yaşamlara geri vermeyi, kalender olmayı, efendi ve centilmence davranmayı sakince öğreten babadır. Yetiştiğiniz kadar kendiniz de biliyorsunuz zaten.

0 yorum:
Yorum Gönder