12 Şubat 2009 Perşembe

isim şehir - hayri vaka

pablo picasso, paris, pars
papatya, pudra

picasso, gözlerinin altını pudraladıktan sonra dışarı çıktı. kimse öldüğünü anlamasın diye yapıyordu bunu zira yıl 2009 olmuştu. öldüğünü gizlemek gittikçe zorlaşıyor buna rağmen kozmetiğin bütün imkânlarını değerlendirmeye çalışıyordu. paris şehri, picasso daha gençken de böyle romantik böyle akışkandı. içinde müthiş bir resim yapma isteği peydahlandı. sağ kolu çürüyüp düştüğünden beri çok zorlanıyordu ama gene de örneğin pipo içen köpek, pipo içen balık ve pipo içen pars adlı resimlerini tamamlamıştı. cadde üstünde gördüğü çiçekçiye yaklaştı: “bir demet papatya istiyorum” dedi arkası dönük adama. bıyıkları kırlaşmış çorumlu çiçekçi yüzünü dönünce picasso’yu tanıdı. “ne o pablo, resmini mi yapacan, metresine mi verecen?” “sana ne lan!” dedi picasso, “ver demeti, al paranı” çiçekçinin termometresi birden 50’ye fırladı: “bana bak, adam ol efendi ol, ressam demem rahmetli demem sokarım çiçekleri bi tarafına” “sen kim oluyorsun lan çingene!” diyerek bastonunu adamın kafasına geçirdi picasso. karakolluk oldular. picasso, ölü olduğu için durumu kurtardı. çiçekçi de mefta olmuş bir ressama hakaretten önce paris hilton’un yattığı hapishaneye konuldu, bu ceza yetmeyince sınırdışı edildi.

ferhat güzel, frankfurt, fil
fasülye, faraş

ferhat güzel, hiç temizlik yapmazdı evinde. haftada bir gelip giden kadının eline üçbeş kuruş tutuşturur temizlik işini hallederdi. bu nedenle faraşın ne olduğunu bile bilmezdi. aslında faraş denince insan bir duraklıyor, hemen aklına gelmeyebiliyor ne olduğu. bir çok insan bilmez belki de faraşın işlevini. neyse efendim, bir gün frankfurt konserinden sonra gurbetçiler ferhat’a bir fil yavrusu hediye ettiler. ferhat, fili binbir zorlukla türkiye’ye getirdi. uyuşturucu mu kaçırıyor diye gümrük polisleri filin bütün sindirim ve üreme sistemini araştırdılar. gümrük vergisi olarak dişlerinden birini bırakmak zorunda kaldı ferhat. evet ferhat, çünkü fil daha yavru olduğu için dişi yoktu ve gümrük görevlileri aralarında bir toplantı yaparak ferhat’ın azı dişlerinden birinin muadil olabileceğine karar verdi.

kulağına çıtlatmıştı gurbetçiler, fillerin en çok fasülyeyi sevdiğini. “taze mi kuru mu?” diye sormuştu ferhat. “fark etmez” demişlerdi. “sırığıyla bile versen yer.” filin önüne bir çuval ayşe kadın koyduktan sonra ibrahim tatlıses’in televizyon programındaki korkuluk görevini ifa etmek için çıktı evden. sabaha karşı döndüğünde salonun penceresinin açık olduğunu gördü. “kim açmış ki bunu?” derken filin ortada olmadığını fark etti. masadaki mektubu da görünce oturup ağlamaya başladı. hayattaki tek dostunu daha yeni bulmuşken kaybetmişti. ama dostu en azından harbi delikanlıydı ki mektup bırakmıştı. gözyaşlarıyla mektubu açtı:
“sevgili ferhat, filler türkçe bilmediği gibi mektup da yazamaz. pencereden kaçamaz, fasülye filan da yemezler. sen, ünlüler çiftliğine katıldıktan sonra aklını yitirdin. şimdi otur ve bu hikâyede faraşın ne işi var ona bir açıklama bul.”


devamı 11. sayıda...

0 yorum: