26 Kasım 2008 Çarşamba

red mektubu - woody allen

mektubu açıp karısı anna’ya okurken boris ivanoviç’in benzi attı. bu, üç yaşındaki oğulları mischa’nın manhattan’daki en iyi anaokuluna kabul edilmediğini haber veren bir red mektubuydu.

“bu olamaz” dedi boris ivanoviç,
“hayır, hayır bir hata olmalı” diye onayladı karısı.
“her şeyden önce o akıllı bir çocuk, hoş ve sempatik, sözlü yetenekleri var. ayrıca pastel boyalar ve bay patates kafayla arası çok iyi.”

boris ivanoviç’in tadı kaçmış ve kendine olan saygısını yitirmişti. şimdi küçük mischa, -o kreşe giremediği için- bütün itibarını yok etmişken bear sterns’ deki [1] ortaklarının yüzüne nasıl bakacaktı?
simirnov’un alaycı sesini duyar gibiydi:
“sen bu işlerden anlamıyorsun. bağlantılar çok önemlidir. para her şeyi halleder. sen görgüsüzün tekisin boris ivanoviç”
“hayır bu doğru değil” diye kendini savunacaktı boris,
“her şeyi ayarlamıştım. öğretmenlerden pencere temizleyicilerine kadar herkesi yağlamıştım… ama çocuk gene de başaramadı işte”
“mülâkat iyi geçti mi” diye soracaktı simirnov.
evet diye cevap verecekti boris
“ama legolarda biraz zorlandı”
“legolar…” diye mırıldanacaktı simirnov, o hor gören edasıyla.
“bu, birtakım duygusal sorunlara işaret eder. bir kale bile yapamayan bir angutu kim ister ki?”
“ama neden simirnov’la tartışayım ki?” diye düşündü boris. “belki de olayı hiç duymayacak.”

pazartesi günü, herkes öğrenmişti. masasında ölü bir tavşan vardı.
simirnov içeri girdi, yüzü tıpkı bir yağmur bulutu gibiydi.
“anladın işte” dedi.
“çocuk, süper ligde bulunan bir anaokuluna hiçbir zaman kabul edilmeyecek”
“ve bu yüzden dimitri simirnov, anaokulu onun bütün eğitim hayatını etkileyecek. değil mi?”
“isimlerden bahsetmeyi sevmem” dedi simirnov.
“ama yıllar önce ünlü bir yatırım bankacısı oğlunu büyük şöhreti olan bir anaokuluna sokamamıştı. çocuğun resim yapma kabiliyeti ile ilgili bir skandal vardı sanırım. sonuçta çocuğun reddedilmesi onları şeye zorladı... şeye…”
“neye söylesene?”
“beş yaşına geldiğinde şeye başlamak zorunda kaldı… bir devlet okuluna…”
“öyleyse tanrı diye bir şey yok” dedi boris ivanoviç
“on sekizine geldiğinde bütün yaşıtları yale’e ya da stanford’a giderken bu zavallı sefil, gerekli belgelere sahip olamadığı için berber okuluna gitmek zorunda kalmıştı”
“sakal ve favori tıraş etmeye zorlanmak…” diye ağlamaya başladı boris ivanoviç.
mischa’yı beyaz bir önlükle birinin yüzünü sabunlarken gözünün önüne getirdi.

“kek kalıplarıyla oynamakla veya kum havuzuyla ilgili bir geçmişi olmayınca hayatın o gaddarlığına hiç hazır olamamıştı.” diye devam etti simirnov.
“sonunda bir takım alt tabaka işlerde çalıştı, alkol problemi yüzünden işyerinde hırsızlık yaptı. umutsuz bir ayyaş olmuştu. bu da ev sahibi kadını boğazlayıp parçalara ayırdıktan sonra son buldu. asılırken bütün bunların nedeninin doğru anaokuluna gidememek olduğunu söylemişti çocuk”

boris ivanoviç, o gece hiç uyuyamadı. o anaokulunun aydınlık sınıfları hayalinden gitmedi. üç yaşındaki çocukları bonpoint[2] marka giysiler içinde kesip yapıştırırken ve sonrasında ferahlatıcı bir şeyler, bir bardak meyve suyu ve belki biraz balık kraker ya da çikolatalı bisküvi atıştırırken gözünde canlandırdı.

mischa, bu okula kabul edilmedikten sonra yaşamın ve bütün varlığın hiçbir anlamı yoktu. oğlunu koca adam olmuş prestijli bir şirketin ceo’sunun önünde hayal etti. adam, mischa’yı test ediyordu. onun hayvanlar ve şekillerle ilgili bilgilerini yokluyordu ki bunlar insanın derinlerdeki düşüncelerini ortaya çıkarıyordu.
“bu bir üçgen… hayır hayır sekizgen…ve bu bir tavşan…yo hayır pardon, bir kanguru…”
“peki ‘ali babanın bir çiftliği var’ adlı şarkıyı biliyor musun? burada bütün başkan yardımcıları söyleyebilir bu şarkıyı.”
“doğrusu efendim, bu şarkıyı tam olarak hiç öğrenemedim” diyordu mischa, iş başvurusu kağıt sepetine fırlatılırken…

***

red mektubunu takip eden günlerde anna ivanoviç bütün neşesini kaybetmişti. mischa’nın dadısıyla, onu, çocuğun dişlerini yukardan aşağıdan çok sağa sola fırçalatmakla itham ederek kavga çıkardı. yemek yemiyordu ve psikoloğuna gidip ağlıyordu.
“bu felaket başıma geldiğine göre mutlaka bir günah işlemiş olmalıyım” diye söyleniyordu.
“prada’dan ölçüsüzce ayakkabı aldığım için lanetlenmiş olmalıyım.”
o otobüsün nasıl üzerine üzerine sürdüğünü hatırladı ve armani, taksit hesabını bir açıklama yapmadan kapatınca çareyi onu yatak odasına davet etmekte bulmuş ve bir macera yaşamıştı. ama bunu boris’ten saklamak oldukça zor olmuştu çünkü aynı yatak odasındaydılar ve kocası sürekli “yanımızdaki kim?” diye soruyordu.

her şey iyice karanlık görünmeye başladığı sırada shamsky adında bir avukat arkadaşı boris ivanoviç’i aradı ve bir umut ışığı olduğunu haber verdi. le cirque’da bir öğlen yemeğinde buluşmayı teklif etti. boris ivanoviç restorana tebdil kıyafetle gitti çünkü red mektubu olayının duyulmasından sonra onu içeri almamışlardı.

“fyodoroviç adında bir adam var” dedi shamsky profiterolünden bir kaşık alırken.
“senin çocuk için ikinci bir görüşme ayaralayabilir. tek yapman gereken ona bazı şirketlerin hisselerindeki hareketlilikler hakkında bazı gizli bilgileri sızdırman”
“ama bu yasalara aykırı” dedi boris ivanoviç.
“yasaların ayrıntılarına takılırsan öyle” diye çıkıştı shamsky.
“aman tanrım, burada çok özel bir anaokuluna kabul edilip edilmemekten bahsediyoruz dostum. tabi ki ufak bir bağış da işe yarayacaktır. gösterişsiz bir şey. yeni ek binanın masraflarını karşılayacak birini aradıklarını biliyorum.”

tam bu sırada garsonlardan biri peruğuna ve takma burnuna rağmen boris ivanovç’i tanıdı. adam öfkeyle boris’in üzerine yürüdü ve yakasına yapıştığı gibi dışarı attı.
“yani! aptal olduğumuzu mu sanıyorsun? defol! oğluna gelince… bir komi aradığımızı söyleyebilirim. au revoir seni çulsuz!”

boris ivanoviç o akşam karısına amagansett’deki[3] evlerini rüşvet verebilmek için satmaları gerektiğini söyledi.
“ne? biricik kır evimiz mi?” diye haykırdı anna.
“kızkardeşlerim ve ben orada büyüdük. arazide yan komşuyla ortak hisseliydik. bizim hissemizin sınırı komşunun mutfak masasından geçiyordu. hatırlıyorum da, denize gitmek için meyve dolu kaselerin üstünden geçmek zorunda kalırdık”

kahpe kadere bakın ki mischa’nın ikinci mülâkata gireceği sabah çocuğun japon balığı ölüverdi. hiçbir belirti yoktu, hasta falan da değildi. hatta daha yeni yapılan bir kontrolde a1 notu almıştı. doğal olarak mischa’yı teselli etmek mümkün değildi. çok kederlenmişti. mülakâtta ne legolara dokundu ne de boya kalemlerine… öğretmen kaç yaşında olduğunu sorduğunda “kimin umurunda seni kara domuz!” diye yanıtladı.
böylece ikinci kez reddedildi.

boris ve anna ivanoviç şimdi çok fakirler. evsizler barınağına yerleştiler. orada çocukları çeşitli elit okullardan geri çevrilen diğer ailelerle tanıştılar. bazen yiyeceklerini paylaşıyorlar bazen de özel uçakları ve kayak merkezlerindeki tatilleri hakkındaki anılarını anlatıyorlar.

boris ivanoviç orada kendilerinden daha kötü durumda olan halk tabakasından insanlar gördü. kooperatif aidatını ödeyemedikleri için orada olanlar vardı. acılı yüzlerinin arkasında melek gibi insanlardı.

“artık bir şeye inanıyorum” dedi bir gün karısına:
“hayatın bir anlamı olduğuna ve tüm insanların, ister zengin ister fakir olsun, eninde sonunda tanrı’nın kentinin sakinleri olacağına inanıyorum çünkü manhattan kesinlikle yaşanmaz bir hale geldi.”
[1] abd’de ünlü bir yatırım bankası.
[2] ünlü ve lüks bir fransız cocuk giysi/aksesuar vs. markası
[3] new york’da lüks bir sayfiye kasabası.

ritüel - can sever

hoşuma gidiyordu gülüşün
ve hoşum, gülüşünden başka kimsenin
uğramadığı bir yerdi

her güldüğünde
rakım: soğuk
nüfus: sıkkın, yazan tabelanın yanından geçip
il sınırını çoktan aşıyordu otuziki dişin
ve bu sınır ihlali
yaşam destek ünitesi bir ritüeldi benim için…

Gaydanın Sesi Uzaktan Hoş Gelir - çilek çilli

Atalarımız at, avrat ve silahla iştigalden geri kalan zamanda vecizler âlemine bir katkıda daha bulunarak "komşu komşunun külüne muhtaçtır" buyurmuşlardır. Atalarımızın her sözü gibi bu söz de bendenizi derinden etkileyerek bu hususta bildirme arzusuyla dolup dolup taşmama sebebiyet vermiştir.

Güzide atasözlerimizin Amerikan topraklarına uygunluğunu yahut uygunsuzluğunu test edip onaylamak öteden beri hobilerim arasında olmuştur. Bir atasözümüzle aynı kapıya çıkan bir başka sözün vakti zamanında bu toprakların ataları tarafından da dile getirilmiş olduğunu görmekse feleğimi şaşırtmaktadır. Oysa feleğin çemberinden geçmiş atalarımız taa ne zamandan "dünya küçük" diyerek bu konuyu da açıklığa kavuşturmuşlardır. Bendenizin merakını en çok gıdıklayan husus benzer atasözleri buyurmuş bulunan atalarımızla Amerikalı atalar arasında bir akrabalık bulunup bulunmadığıdır. Her insanın Adem amca ile Havva yengenin torunları olduğunu savunan teorisyenlerin ipiyle kuyuya inip insanlığın bir geniş aile olduğu sonucuna varılabilir. Gelin görün ki tartışmalı kuyulara inilirken ipin ucunu kaçırıp ergenekon’a kadar da gidilebilir. Lakin bendeniz elin Amerikalısıyla akraba çıkmak istemem. Düşünsenize bir kere Scarlett Johansson ile amca kızı olduğumu; artık "aramızı yapsana, çöpümüzü çatsana" diye arayan arayana. Daha fenası Brangelina çiftiyle (Angelina Jolie & Brad Pitt) akraba çıkmak. "Angelina'yı sunni döllesek sekiziz doğurabilir mi diye doktora sormaya gideceğiz de, bir iki saat çocuklara bakıverir misin" deseler, insan deli çıkar onca çocuğun arasında hafazanallah!

Efendim, kül meselesine bakacak olursak, gönül rahatlığı ile bildirebilirim ki Amerikalı komşularımız birbirlerinin külüne muhtaç değillerdir. Amerikan komşukızının tam da "Cesur ve Güzel"i seyredip pembe hayallere dalacakken annesi tarafından zorla komşulara aşure dağıtmaya ya da elinde bir fincanla komşudan şeker istemeye göndermişliği bulunmamaktadır. Üstelik Amerikalı komşularımızın birbirlerinin çırasına, kibritine, maşasına ve ızgarasına muhtaç kaldıkları da görülmemiştir. Zira onlar "barbekü"ye abayı fena halde yaktıklarından barbekü takım taklavatı eksik bir Amerikan ailesi mangalı ve piknik tüpü olmadan pikniğe giden bir Türk ailesine benzemektedir. Ki böyle bir Türk ailesinin varlığının tesbitini Allah yazdıysa bozsundur. Barbekü son derece leziz bir uğraşıdır ve fakat haftasonları doksan dokuz haneli binanın doksan balkonunda birden lezzet uğraşısı oldu mu mangalda kızarmış ekmek üstü sucuk arası salmonellasız domates ve hellim peynirine hasret olan bendeniz çileden çıkmaktadır. Maalesef ki Amerikalı komşu hanenin ufaklığıyla komşuya ortaya karışık ızgara yahut hiç değilse alevde meyve tabağı göndermeyi bugüne kadar akıl edememiştir. Fakat hane balkonundan yükselebilecek barbekü dumanından daha kötü olan tek şey dumanın bizzat hane içinden yükselmesidir. Misal yağışlı bir sonbahar günü içinden gelen "kendin pişir ailecek afiyetle yeyin" sesine boyun eğen bir komşunun barbeküyü balkon kapısının iç tarafında yapmaya kalkmasıyla bina ahalisinin "yangın var yangın var, ben yanıyorum, yetişin a komşular tutuşuyorum"u seslendiren yurttan sesler korosuna dönüşmesi an meselesi olmuştur. Bu hadiseden sonra yöneticimiz güzide binamızın dört bir köşesinde yer alan "apartmanımızda su yatağı kullanılması yasaktır" ve "apartman girişindeki süs noel ağacının altındaki dekor hediye paketlerini açmak yasaktır" uyarılarının yanına "apartmanımızda yangın çıkartmak yasaktır" uyarısını asmak zorunda kalmıştır.

Bu topraklarda komşu komşunun külünden ziyade buzuna muhtaçtır efendim. Coca cola ve benzeri içeceklerin üzerindeki "soğuk içiniz" uyarısını haddinden fazla ciddiye alan Amerikalı komşularımızın buzun "suyun dondurulmuş hali" olduğundan haberdar olup olmadıkları şüphelidir. Çünkü onlar bizler gibi minti minti bölmeli plastik kaplara su doldurup ümüğüne kadar dolu buzluğun bir köşesine itina ile yerleştip dondurmak ve icab ettiğinde bıçakla kırarak kullanmak yerine parayı bastırıp buzu marketten paketle satın almaktadırlar. Zira taş atınca kollarının yorulduğunu anladıkları günden bu yana Amerikalı komşularımız bir kat için asansöre, iki durak için metroya binmeyi, işe giderken pılısını pırtısını valiz hesabı tekerlekli çantalarda peşi sıra sürüklemeyi, on dakikalık yürüme mesafesindeki yerlere arabayla trafikte dura kalka yarım saatte gitmeyi prensip haline getirmiş ve bu prensip literatüre "covenience" (rahatlık) olarak geçmiştir. Prensibin suyunu çıkartmanın en güzide örneği Amerikalı komşularımızın hemen heryere illa ki arabayla gideceğim diye tutturmalarıdır. Yoksulluk sınırının altında yaşamadığı sürece on altı yaşından büyük her Amerikalının altında elden ayaktan düşmüş de olsa bir araba bulunması sebebiyle bendeniz gibi tabana kuvvet prensibini benimsemiş kimselere uzaydan gelmiş gözüyle bakılmaktadır. Hal böyleyken öteden beri kapitalizm -hani eli görünmeyen, görünmediği için bükülemeyen, bükülemediği için öpülen kapitalizm- prensibini benimsemiş olan Corporate America (Şirketleşmiş Amerika), Amerikalı komşularımızın rahatlığı için asrın buluşu olan drive-thru'yu (arabaya servis) hizmete sokmuştur. Arabaya servis hizmeti olmayan McDonald's şubelerinin iflas bayrağını çektiği bu topraklarda eczaneden tutun bankaya kadar çok çeşitli işletmeler gönlü arabasından ayrı kalmaya razı gelmeyen Amerikalı komşularımıza arabaya servis hizmeti sunmaktadırlar. Ancak henüz buz satan bir drive-thru'ya kavuşamamış mahallelerde yeri gelmekte Amerikalı komşu komşusunun buzuna ihtiyaç duyabilmektedir. Misal fikrimce ebeveynleri tarafından katiyen malzemeden çalınmayarak yapılmış olan karşı komşu bir gece ansızın bendenizin buzuna muhtaç olmuştur. Kendisini vefakarca hatunkişilerin hizmetine adamış olan bu zat-ı şahane, o şahane hücrelerinde monogamiden eser taşımamaktadır. Hal böyleyken kendisi her haftasonu farklı bir, bazen iki, hatta üç hatunkişiyi evinde kraliçeler gibi ağırlamaktadır. Ve takdir edersiniz ki bu yoğun ağırlama münasebetlerinden başını kaldırıp da buz alışverişine gitmeye vakit ayıramamış olması doğaldır. Ancak misafirperverlikten nasibini almamış bendenizin buzum kalmadığını belirtmesi üzerine kendisi "of course you're out of ice, you're damn smokin' hot" (tabii ki buzun kalmaz, yakıyorsun) diyerek gönlüme en şatafatlı tahtı kuran komşu olmuştur. O gün bugündür bendenizin de buzluğunda marketten alınma bir kaç paket buz bulunmaktadır. Neticede komşunun buzuna muhtaç böyle komşuya can kurbandır. Tam da yeri gelmişken Amerikalı komşunun komşusunun fantezisine muhtaç olduğu söylenebilir. Amerikalı komşularımız sosyal olarak flörtözdür efendim. Flörtü yaşamın her anına yayan bu güzide insanlar hiç tanımadıkları yahut henüz tanıştıkları insanlara "komşular ne der" gibi paranoyalara kapılmadan iltifat etmekten hiç çekinmez, kendilerine yöneltilen iltifatları "evlenmeden olmaz" deme gereği duymadan memnuniyetle kabul ederler. Üstelik toplumumuzun aksine flört etmekle mercimeği fırına vermek arasındaki aşikar farktan haberdar olan Amerikalı komşularımız fantezi dünyasının kızgın kumlarından serin sularına atlamakta da sakınca görmezler. Bu husustaki en güzide misal yatakodalarımızın bitişik olması sebebiyle fantezi dünyasının aranan isimleri arasında olduklarına kanaat getirdiğim yan komşu çifttir. Ancak bina çapında şöhrete ulaşmalarını sağlayan hadise bir akşam vakti kadının balkondan parkyerindeki sevdiceğine "hurry up honey I'm so horny!" (acele et tatlım acayip azdım) şeklinde seslenmesi ve adamın da "I'm gonna lick that cute belly of yours" (o tatlı göbeğini yalayacağım) biçiminde cevaplaması olmuştur. Bu hadise, bir kaç gün evvelinde asansörde kendileriyle tanışma şerefine nail olmuş ve kendilerine "I hear you a lot, in the bedroom; if you know what I mean?" (sizi çokca duyuyorum, yani yatakodasında; ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi?) demesi üzerine "oh! so what do you think about our roleplays?" (peki fantezilerimiz hakkında ne düşünüyorsun?) karşılığını almış biri olarak bendeniz tarafından olağan karşılanmıştır. Fikrimce esas kayda değer olan ara kat komşulardan birinin çiftin Amerikan usulü serenadının orta yerinde "yeah baby! that's what I'm talking about"u (evet bebeğim, işte budur) yapıştırıvermiş olmasıdır. Velhasıl yerkürenin dört bir yanında toplumların insanlıktan, ülkelerin komşuluktan çıktığı, aç kurtlara kudurmuş köpeklere dönüştüğü –yahut da varlığının özüne döndüğü?– bu devirde en azından üç beş komşunun savaşmayıp seviştiğini bilmek iyidir, güzeldir, hoştur.

Fakat bu topraklarda komşu herşeyden öte komşusunun sessizliğine muhtaçtır. Fikrimce Amerikan toplumu gürültü patırtı yapmayı seven insanların biraraya gelmesiyle oluşmuştur. Misal bizlerin genelde Türkçe bilmeyen ve Ayasofyaya nasıl gidileceğini soran turistlere Kapalıçarşıya nasıl gidileceğini tarif etmede baş vurduğu "bağıra bağıra konuşma teknigi" Amerikalı komşularımızın bildiği tek konuşma tekniğidir. Hal böyleyken evinizde efendi efendi oturmuş pembe dizi seyrederken yan komşunun konuşmalarına kulak misafiri olmanız ve bir süre sonra komşunun hayatının diziden daha pembe olduğu sonucuna vararak televizyonu kapatıp kendisini radyo tiyatrosu tadında dinler hale gelmeniz kuvvetle muhtemeldir. Üstelik müziğin her bir notasının iç kulak kıvrımlarında tınlamasını seven Amerikalı komşularımız sayesinde MTV'nin pabucunun dama atılması da yakındır. Alt komşu veletin iki senedir "yeni başlayanlar" düzeyindeki keman dersleri ile iki kat yukarıdan gelen gayda sesleri sağolsundur. Hem Amerikalı komşularımız da tıpkı bizler gibi kapı ağzı sohbetlerinin hastasıdır. Ancak fikrimce bu hususta bizlerden öğrenecekleri çok şey vardır. Zira Türk komşusu komşusuyla kendisinin bile duyamadığı bir fısıltıyla onu, bunu ve hatta şunu çekiştirmeyi başarırken, Amerikalı komşu kendisini Wagner operasında sanan bir sesle binaya canlı yayın yapmaktadır. Tabii Amerikalı komşunun arkasında kapı gibi "First Amendment Freedom of Speech" (anayasanın birinci ek maddesi ifade özgürlüğü) vardır. Devletliye uzanan dillere biber sürüldüğü, haşmetliye uzanan ellerin ve kalemlerin kırıldığı topraklarımızda "ya bir duyan olursa" evhamıyla yaşayan Türk komşusu neylesin? İşin aslı maalesef Türk komşusunun ve apartmanın maalesef ki yöneticisi olan kimselerin Amerikalı komşudan öğrenecek çok şeyinin olmasıdır.

Kıssadan hisse olarak bildirmek istediğim birbirlerinin külüne muhtaç olmayan Amerikalı komşularımızın asansörden, park yerinden, posta kutusu önünden öteye gitmeyen selam sabahla, "hangi komşu kiminle, nerede, ne zaman, ne yapmış, kim görmüş ve ne demiş"in kitabını yazan bizlere "komşu komşu huuculuk" oyununda yetişmesi zordur. Dileriz Olimpiyat oyunlarında da bizlere yetişmesinin zor olacağı günler yakındır.

Külkedisi (Sindirella) ve Cam Pabuçların Aşk ve Sadakat Dolu Hikayesi - duygu t.

Bir zamanlar güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi hız sınırının üstünde seyreden bir at arabasının kendisine çarpması sonucu talihsiz bir şekilde can verince, babası bir evlendirme programı vasıtasıyla yeniden evlenmiş. Tabi o zamanlar televizyon olmadığı için, halkın toplandığı bir tiyatro salonunda yapılıyormuş bu programlar. Günümüzde sağda solda dönenlerin atası bunlarmış işte.

Üvey annesi olacak cadı kadın, evini, arabasını, kaç parası olduğunu falan sorduktan sonra “Tamam” demiş, “Seninle evlenirim; ama iki küçük, güzel, iyi yürekli kızım da gelip bizimle yaşayacak.” Kötü kalpli ama güzel mi güzel olan bu kadına bir kez gönlünü kaptıran adam hemen kabul edivermiş bunu.

Bizim güzel kız evde sevinedursun yeni kardeşlerim olacak diye, bu iki cadı kız (“Anasına bak da kızını al” sözü bu zamanlar çıkmış ortaya), güzel kızımızdan hiç hoşlanmamışlar. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, bütün ev işlerini üzerine yıkmışlar.

Bir zaman sonra cadı üvey anne, babanın da içini kurum kurum kurutup adamcağızı derdinden öldürdükten sonra, kötü kardeşler zavallı kızımızın iyice üstüne gitmeye başlamışlar. Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin vermez olmuşlar.

Doğal gazın henüz bu kadar yaygın olmadığı, sobaların krallığını yaşadığı dönemde, zavallı güzel kız akşamları mutfaktaki ocağın başına geçip ellerini ısıtmaya çalışıyormuş. Bu yüzden soba başında kestane patlatıp sıcaktan kırmızıturp gibi olan üvey kız kardeşleri ona “Külkedisi” adını takmışlar.

Bir gün evlerine, sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmiş. Balonun nedeni de açıkça yazılmış: ”Prensimiz evleneceği kızı bulacak.” O tiyatro salonundaki toplaşmaların daha gösterişlisi, çok daha düzenlisi gerçekleşecekmiş yani. Balonun onur konuğu da o zamanlar bu işleri yürüten Esrar İzdivaçoğlu imiş.

Çirkin ve kötü kalpli üvey kız kardeşler, ne buldularsa takmış takıştırmışlar. Şişko olan korselere, sıska olan kat kat giydiği kıyafetlerine güvenmiş, saçlarını da lahana gibi kabartıp çıkmışlar evlerinden.

Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve için için ağlamaya başlamış. “Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş bir kadın sesi. “Ellerim” demiş Külkedisi, “çamaşır suyuydu yağ çözücüydü derken, çatır çatır kurudular, ben bu hallere düşecek kız mıydım?”

“Aman üzüldüğün şeye bak, bir çay kaşığı aloevera özünü iki damla susam yağı üç gram badem ezmesiyle karıştır, bu karışımı ellerine sür hemen düzelir” demiş ses.
“Aaa... Sahi mi diyorsun, dur hemen yapayım.” diye heyecanla arkasına dönen Külkedisi bir de ne görsün? Arkasında ayakları yerden kesilmiş uçan bir peri, güzel mi güzel, ışıl ışıl… Bu fırsat insanın ayağına bir kez gelir diye düşünen Külkedisi birden atlamış “Kaç dilek hakkım vardı?”

Peri bu soruyu gülümseyerek cevaplamış “Ayol bunu bilmeyecek ne var, üç tabi ki!”

“O zaman” demiş Külkedisi, “Bu akşam düzenlenecek baloya ben de gitmek istiyorum, bu da ikinci dileğim.”

“Derhal” demiş Peri. Hemen odanın bir köşesinde duran kabaktan müthiş bir araba, mutfakta fink atan farelerden (Uğur Dündar da yok tabi o zamanlar) beyaz atlar, köpekçikten de arabacı yapıvermiş. Bir de Külkedisi’nin üzerine o dönemin ünlü modacısı Cemalettin İpekgil’in son kreasyonundan bir elbise kondurmuş. Kız da güzel olunca iyi taşımış hani. Saçlarını yapmış, kolyesini takmış, son olarak da ayakkabılar çıkmış meydana, ancak Külkedisi geçen sezondan kalma bu ayakkabılardan hiç memnun olmamış. O anda üçüncü dileğini kullanmaya karar vermiş: “Gucci’den özel tasarım bir çift ayakkabı istiyorum!” (Gucci varmış o zamanlar, çok köklü bir firma.)

Onu da kabul etmiş Peri, hemen Gucci’nin sezona damgasını vuran ve sadece bir tane üretilen üzeri pırlanta işlemeli cam pabuçlarını getirmiş. Ayakkabıları görünce normal herhangi bir kadın gibi sevinçten deliye dönen Külkedisi, ilk iki dileğini boşa harcadığı düşüncesiyle üzülmüş. Ama artık yapacak bir şey yokmuş, zaten baloya gitme zamanı gelmiş çatmış.

Külkedisi arabasına binip hızla saraya doğru giderken Peri arkasından bağırmış: “Gece yarısına kadar eve dönmelisin. Saat on ikide elbisen tekrar eski giysilerine, araban balkabağına, atların fareye dönüşecek.”
O gece Külkedisi salona adımını attığı anda, her biri potansiyel düşman olan genç kızların ayaklarına bakmalarıyla, balonun parıl parıl parlayan yıldızı haline gelmiş. Zira her biri birer ayakkabı canavarı olan tüm genç kızlar ve anneleri, bu ayakkabıların bu sezonun en özel ve en pahalı ayakkabısı olduğunu biliyorlarmış. Aşağı yukarı eşit derecede yüzeysellikle, sırf çok güzel olduğu için oradaki beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmışlar. Ancak Külkedisi, ayakkabılarının başına bir iş gelmesinden ölesiye korktuğu için, ayakları büyük olan hiç kimseyle dans etmeyi kabul etmemiş. Esrar İzdivaçoğlu, “Dur anacım, ben sana bulucam kız şimdi küçük ayaklı birini” diyip Prens’i kolundan tuttuğu gibi getirmiş. “Evet” demiş Külkedisi, “seninle dans etmeliyim!”
Prens de görür görmez Külkedisi’ne âşık olmuş. Ve bunları bir araya getirmenin coşkusuyla iki tur göbek atan Esrar İzdivaçoğlu’nun yerine oturmasıyla, Tuna Dalgaları eşliğinde valse başlamışlar. Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada, eve gitmesi gerektiğini hatırlamış.
“Gitme!” diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sarayın merdivenlerinden inerken, ince topuklu Gucci ayakkabısının topuğu, merdivenin kenarındaki mazgallara takılmış. Külkedisi için Prens önemliymiş, evlenmek önemliymiş, aşk da güzel şeymiş; ancak hiçbir şey bir çift Gucci ayakkabının yerini tutamazmış. Belki ayakkabısını orda bıraksa, Prens bu özel tasarımın diğer eşini bulmak suretiyle kendisine ulaşabilirmiş, aklından bunlar hızlıca geçmiş Külkedisi’nin. Ancak bu sadece bir ihtimalmiş ve işin ucunda ayakkabısının tekinden sonsuza dek uzaklaşmak varmış. Külkedisi bunu göze alamamış. Prens gelip de ona yetişene kadar ayakkabısını kaptığı gibi oradan uzaklaşmış. Belki bir daha prensi asla göremeyecekmiş ama bir çift ayakkabı, bunların hepsine değermiş.
Neyse ki Prens akıllı adammış da, ertesi sabah, siyasi gücünü de kullanarak, Gucci’nin tasarımcısını ve o ayakkabının yer aldığı işletmenin müdürünü yanına çağırmış. Bu daveti haliyle geri çeviremeyen ikili, soluğu Prens’in yanında almışlar. Prens sormuş kime sattınız bu ayakkabıyı, diye. İkisi de “Dün bir ara bir peri uğradı, adam başı üçer dilekle trampa ettik” demişler. Bunu duyan prens “Üç dileğe beş yıldızlı tatil köyünde on gün tam pansiyon tatil trampa edilir!” diye yazarak sarayın en görünen duvarına kocaman bir afiş astırmış. Zira kafası şahane çalışan prens, Peri’nin yorucu bir akşam geçirdiğini, her dişi gibi onun da tatile asla hayır diyemeyeceğini çok iyi biliyormuş.

Yazıyı görür görmez saraya damlayan Peri, teklifi derhal kabul etmiş. Prens de hemen dileklerini sıralamış: “Dün geceki güzel kız yeniden karşıma çıksın, evinin kadını çocuklarının anası olsun, bir de şu manyakça ayakkabı sevdasından kurtulsun.”

İlk dileği hemen gerçekleştirmiş Peri. Prens kendini Külkedisi’nin evinde bulmuş. Prens evlenme teklif edince, uzun vadede ikinci dilek de gerçekleşmiş olmuş.

Ancak Peri ne yaparsa yapsın, üçüncü dilek mümkünü yok gerçekleşmemiş, Evlenir evlenmez mahkemeye başvurarak adını “Sindirella” olarak değiştiren Külkedisi hastalıklı bir biçimde ayakkabı satın almaya devam etmiş. Prens da paralar dışarı gitmesin diye birtakım ayakkabı firmalarının ortağı olmuş. Prens ve Sindirella, çocukları ve ayakkabılarıyla, sonsuza dek mutlu bir şekilde yaşamışlar.

İki kız kardeş ve üvey anne de, Külkedisi’ne çektirdiklerinin cezası olarak, ömür boyu şıpıdık terlik giymeye mahkûm edilmişler.

9. sayı

bir 9 kasım faciasından sonra bütün galatasaraylıların yüreklerine buzlu kola serpecek 9. sayımızla huzurlarınızdayız. biz geçen sayıyı kıvanç’la ve halit’le takdim edince, boran, orhan ve dahi önal, cumhur ve sezen topluca dergiyi ziyaret ederek “biz darıldık efendim, küsüz biz” dediler. hiç olur mu diyerek ve şeker ikram ederek uğurladık onları. bu nedenle borcumuz odur ki; 9. sayımızı boran’la, orhan’la ve sezen’in yanında getirdiği diğer arkadaşlarıyla sunuyoruz.

bu ay neler olduğuna göz atacak olursak karşımıza kocaman dudakları ve aşınmış ayakkabılarıyla kenyamerikalı, zayıf ve delişmen mizaçlı obama çıkar. zaten son bir yıldır obama aşağı obama yukarı bir hâl olmuştuk. zamanı geldi, adam geçti oturdu. artık hepimiz siyahiyiz. olmasak da mecburuz yani. peki bu yeni durum dünyaya neler getirecek? beyaz badanalı evde dans partileri ve başkanın kızlarının köpeklerinden başka bir yenilik beklemiyorum sayın okur. bu arada kaybeden beyaz saçlı yaşlı kovboy’un şöyle demesini isterdim “son dakikaya kadar mücadelemizi sürdürdük, top bizi sevmedi, olmayınca olmuyor… artık önümüzdeki maçlara bakacağız” demedi tabi böyle bir şey.

konuyu toptan açmışken fenerbahçe’nin (4-1 kere maşallah) galatasaray’ı yenmesine değinmeden olmaz diye düşünüyorum. 9 yıldır anadolu yakasında fener’e galibiyeti olmayan galatasaray’ın yaralarını çabuk sarmasını diliyorum çünkü biliyorsunuz ki cimbom kötü olunca milli takım da kötü oluyor.

bir şiir ve son istiklâl savaşı çınarı ahirete göçtü bu ay. her ikisine de allah’tan rahmet diliyor, yaşı en az o göçenler kadar olan ama efendi efendi kenarda ıhlamurunu içmesi gerekirken rağmen rahat durmayıp kalbini test etmeye çalışan kimseyiüzmeyenadam’ın da daha fazla toplumsal infiale yol açmadan kontrol altına alınmasını talep ediyorum. istiyorum. umuyorum.

bu sayıda neler var peki? iki yeni yazar var: biri mert özen diğeri ise adem celep. mert özen, “sabit mucit kaşifoğlu'nun son icadı” adlı öyküsüyle başlıyor deli defteri macerasına. şunu iletti ayrıca: “maksat türk mizahı kazansın” adem celep, “incegör salsa” ile kokuşmuş ve eprimiş bir gençlik modelini tasvir ediyor. “ortam oğlanları” adem’in deli defterinde irdelediği ilk konu.

duygu t., masallarına devam ediyor. ama bu masallar uyutmayan türden. uyutmak ne kelime, kahkahayı mideden alıp bir patlama halinde ( hımss… blopaahhhaha…) piyasaya çıkaran masallar bunlar. 9. sayıda masalımızın adı “külkedisi (sindirella) ve cam pabuçların aşk ve sadakat dolu hikayesi” sabriye kerebiç, “claudia solis’in günlüğü”nü kamuoyuna sunuyor. dünyanın en şişman adamı ile evlenmek üzere olan bir kadının yarı feryatsal yarı meczupsal iç seslerini okuyacaksınız. amerikalı yazar george s. kaufman, erkekleri kadınların yerine koyuyor bu sayıdaki kısa oyunuyla. eski bir filmde olduğu gibi: tersine dünya. oyunun adı “erkekler, kadınlar gibi kâğıt oynarsa” hayri vaka, ölüm üzerine bir hikaye yazdı bu sefer. hem ölüm hem de aile kurumu üzerine. tabi bir de lokum üzerine. ölemeyen adamın bir gün boyunca başına gelenler (çok sıradan ve çok sıra dışı) “ölüm ve lokum” ü okurken sakın leblebi yemeyin. burnunuzdan çıkarsa karışmayız. arka kapakta gene can sever var. “9 kasım şiiri” kasımsal ve hüzünsel ve gene gene muzip bir şiir. şiirin muzipi mi olurmuş? hem de nasıl olur.

kasım sayısı vatana millete hayırlı olsun efendim. haydi bakalım, atmosferde çok azot varmış diyorlar, azıcık da kahkaha olsun fena mı?

08 Kasım 2008 Cumartesi

bir yaşam tarzı - fernando sorrentino

gençliğimde, çiftçi ve çoban olmadan önce yani, bir bankada çalışıyordum. işte bugünlere gelmemin hikayesi:

24 yaşındaydım ve hiçbir yakın akrabam yoktu. gene bu santa fe caddesindeki küçük dairede oturuyordum. bu kadar küçük bir yerde bile bazı kazalar oluyor. bana göre ufak bir kazaydı. işe gitmek için dış kapıyı açmaya çalışırken anahtar kırılıp kilidin içinde kaldı. tornavida ve penseyle bir süre uğraştıktan sonra bir çilingir çağırmaya karar verdim. çilingiri beklerken de bankayı arayıp işe biraz geç kalacağımı söyledim. bereket çilingir hemen geldi. adamla ilgili hatırladığım şey genç olmasına rağmen saçının tamamen beyaz olmasıydı. kapıdaki gözetleme deliğinden seslendim:
“anahtar kilidin içinde kırılıp orda kaldı”
hafif bir öfkeyle “içerde mi?” diye sordu. “bu durumda bu çok daha zor bir iş olacak. en az üç saatimi alır ve belirtmeliyim ki size…”
çok yüksek bir fiyat söyledi.
“evde fazla param yok” diye cevap verdim.
“ama buradan çıkar çıkmaz bankadan çekip size öderim”
sanki ona ahlaksız bir teklifte bulunmuşum gibi delikten sitemkâr gözlerle baktı bana.
“çok üzgünüm beyefendi” dedi bir öğretmen nezaketiyle.
“ama ben sadece arjantin çilingirler birliği derneğinin bir üyesi değil aynı zamanda derneğimiz tüzüğünün temel prensiplerini yazan ekipten biriyim. bu temel prensipler hiçbir şekilde değiştirilemez. lütfedip okursanız göreceksiniz ki temel kurallar bölümünde şöyle der: mükemmel bir çilingir bedelini almadan işi bitirmekten men edilmiştir.”
kuşkuyla gülümsedim: “şaka yapıyorsunuz değil mi?”
“sayın beyefendi. arjantin çilingirler birliği derneğinin tüzüğü bir şaka malzemesi değildir. hiçbir detay atlanmadan hazırlanan tüzüğümüzün yıllarca süren zahmetli bir çalışmayla üretilen maddeleri ciddiyetle ve titizlikle yürütülür. elbette herkes anlayamaz çünkü sembolik ve gizemli bir dil kullanılmıştır. fakat sizin giriş bölümünün 7. maddesini anlayacağınıza inanıyorum:
“altın bütün kapıları açar ve kapılar ona minnettar olmalıdır.”
böyle saçma bir şeyi kabullenemezdim. “lütfen” dedim. “mantıklı olun biraz, siz bana kapıyı açın ben de size parayı getireyim”
“özür dilerim beyefendi. her mesleğin bir etiği vardır ve çilingirlik mesleğinin etiği esnek değildir. iyi günler.” dedi ve gitti.
birkaç dakika öylece sersemlemiş vaziyette kaldım olduğum yerde. sonra bankayı arayıp muhtemelen o gün işe gelemeyeceğimi söyledim. beyaz saçlı çilingiri ve bana söylediklerini düşündüm. bence adam bir kaçıktı. başka bir çilingir arayacaktım ve bana kapıyı açana kadar evde param olmadığını ona söylemeyecektim. telefon rehberinden başka bir tane çilingir numarası buldum ve aradım.
otoriter bir kadın sesi “adres nedir?” diye sordu.
“3653 santa fe apartmanı 10-a”
bir an tereddüt etti ve adresi tekrarlamamı istedi. tekrarladım.
“imkânsız beyefendi” dedi.
“ arjantin çilingirler birliği derneği tüzüğünce bu adreste herhangi bir çalışma yapılması yasaklanmıştır.
birden sinirlenip bağırdım: “dinle şimdi. saçmalamayı ke…”
lafımı bitiremeden telefonu kapattı.
başka çilingirleri aramaya devam ettim. hepsi de adresi duyunca aynı cevabı verdi.
“tamam” dedim kendi kendime. “başka bir çözüm bulabilirim”
kapıcıyı aradım ve meseleyi anlattım.
“iki şey söyleyeceğim” dedi. “birincisi, ben kilitleri açmayı bilmem, ikincisi bilseydim bile yapmazdım çünkü benim görevim burada binayı temizlemek, çöpleri toplamak ve şüpheli kuşların kafesten kaçmalarına izin vermemektir. ayrıca bahşişler konusunda hiçbir zaman cömert olmadınız.”
iyice öfkelenmiştim. anlamsız şeyler yapmaya başladım. bir kahve yaptım kendime, bir sigara içtim, oturdum, kalktım, birkaç adım yürüdüm, ellerimi yıkadım ve bir bardak su içtim.
sonra birden monica di chiave’yi hatırladım. numarasını çevirdim, bekledim, sesini duyunca “ah canım monica” dedim. “nasıl gidiyor? neler yapıyorsun bakalım tatlı şey?
cevabı beni sarstı: “demek sonunda aramak aklına gelebildi. beni gerçekten seviyormuşsun demek ki. iki haftadır yüzünü gördüğümüz yok.”
bir kadınla tartışmak benim kapasitemi aşıyordu, hele ki böyle aşağılık bir psikoloji içindeyken. her şeye rağmen başıma neler geldiğini hemencecik anlatmaya çalıştım. beni anlayıp anlamadığını dahası dinleyip dinlemediğini bile bilmiyordum. yüzüme kapatmadan önce duyduğum son şey “ben kimsenin oyuncağı değilim” oldu.
şimdi bir takım anlamsız şeyleri ikinci defa yapmak zorundaydım.
bankayı aradım, belki oradan bir arkadaş gelip kapıyı açabilirdi. kadere bakın ki şansıma tiksindiğim o öküz kafalı enzo paredes çıktı.
“demek evden çıkamıyorsun ha?!” diye aniden bağırdı. “işe gelmemek için mazeretlerin hiç bitmiyor”
katil bir ruh tarafından ele geçirilmiş gibiydim. ahizeyi yerine koydum ve tekrar aradım. bu sefer michelangelo laporta’yı sordum. o daha akıllıydı. sorunu çözmeye hevesli gibi görünüyordu:
“söyle bana şimdi, kırılan anahtar mı yoksa kilit mi?”
“anahtar”
“ve kilidin içinde sola mı dönük?”
“anahtarın yarısı içerde sola dönük durumda” dedim. sabrım taşıyordu. “diğer yarısı da elimde”
“bir pense ya da bir tornavidayla çıkarmayı denemedin mi anahtarı?”
“elbette denedim ama imkânsız”
“o zaman bir çilingir çağırman gerekiyor sanırım”
“zaten çağırdım” dedim sertçe. öfkemi bastırmaya çalışıyordum:
“ama o beyaz saçlı velet parayı peşin istiyor”
“peşin öde o zaman sen de”
“ama anlamıyorsun param yok”
“oo adamım bu senin problemin”
cevap vermedim. ondan para istemek anlamsızdı. hiçbir şey düşünemiyordum.
böylece gün bitti.
ertesi gün başka birilerini aramak için erken kalktım. ama sık sık olduğu gibi telefon bozuktu. işte size başka bir çözümsüz problem: telefon olmadan telefon arızayı nasıl arayacaktım?

balkona çıktım ve aşağıdaki insanlara bağırmaya başladım. cadde o kadar kalabalık ve gürültülüydü ki kimse onuncu kattan yırtınıp duran birinin sesini duymuyordu. tek tük kafalarını yukarı kaldıranlar da dalgın dalgın yollarına devam ediyorlardı.

beş kağıt ve dört karbon kağıdı alıp daktiloyla şu notu yazdım:
“beyefendi ya da hanımefendi. anahtarım kilidin içinde kırıldı. iki gündür içerde kilitli durumdayım. lütfen beni kurtaracak bir şeyler yapın. 3653 santa fe, apartment 10-a”
beş kağıdı da balkondan aşağı fırlattım. bu yükseklikten uygun yerlere düşmeleri şansı çok azdı. rüzgar nedeniyle havada uzun süre çırpındılar. üç tanesi caddenin ortasına düştü ve kısa zamanda araba tekerlekleri arasında simsiyah ve paramparça oldu. bir tanesi bir dükkanın tentesine indi. ama beşincisi kaldırıma düştü. birkaç dakika sonra ufak tefek bir centilmen kağıdı yerden aldı ve okudu. sol eliyle gözüne perde yaparak yukarıya bana doğru baktı. ona dostça gülümsedim. ama adam kağıdı yırtarak bir sürü küçük parçaya ayırdı ve mazgallara attı.
birkaç hafta daha çabalamaya devam ettim. yüzlerce mesaj yazıp attım balkondan ama ya okunmuyor ya da ciddiye alınmıyordu.

bir gün kapının altında bir zarf gördüm. telefon şirketi faturayı ödemediğim için telefonu kesmişti. birkaç gün içinde gaz, elektrik ve su da kesildi.
önce eldeki kaynakları kullandım ama sonra ne yapmam gerektiğini düşündüm. balkona yağmur suyunu depolamak için leğen, kutu ne varsa doldurdum. saksılardaki çiçekleri söküp yerine özenle domates, mercimek ve diğer sebzelerden ektim. ama hayvansal proteine de ihtiyacım vardı. böcek, örümcek ve bazı kemirgenleri kafesler içinde yetiştirmeyi öğrendim yavaş yavaş. bazen de güvercin ya da serçe yakalıyordum.

güneşli günlerde mercek ve kağıt yardımıyla ateş yakıyordum. yakıt olarak önce kitapları, mobilyaları ve sonra da parkeleri kullanmaya başladım. böylece bu tip şeylerin her zaman evde gereğinden fazla yer işgal ettiğini keşfetmiş oldum.

çok rahat yaşıyordum ama elbette bazı şeyler eksikti. mesela nerede ne olup bittiğini bilmiyordum. gazete okumuyordum, televizyon izlemiyor ve radyo dinlemiyordum.
balkondan dış dünyayı gözlemliyordum bu arada bazı değişimler fark ediyordum. mesela tramvayları kaldırdılar. ne zaman oldu hatırlamıyorum. zaman kavramımı yitirmiştim. ama aynalarda gördüğüm kel kafam, uzun beyaz sakalım ve eklemlerimde hissettiğim korkunç ağrılar yaşlandığımı haber veriyordu bana.

eğlenmek için abuk subuk şeyler düşünüyordum. korkularım ya da amaçlarım yokolmuştu.
tek kelimeyle ifade etmek gerekirse; mutluydum.

ben sadece çamaşırları asayım diye çıkmıştım balkona - nazife demir

ben çamaşırları asayım diye çıktım balkona. canım ben nereden bileyim. meğer balkon kapısının sürgüsü dışarıdan açılmıyormuş. amerikan icadı işte. ben nereden bileyim amerikan usulünü. avrupa olsa başka. avrupa usulünü bilirim. ayol avrupa icadı olsa böyle insanı zor durumda bırakır mı hiç zaten. bu amerikan usulleri bize göre değil şekerim. bizim usullerimize göre değil. biz daha avrupaiyiz. bakma sen, bunlar avrupadan göç etmişler ama bizim kültürümüz gene daha bir avrupai. onun için ben dedim zaten. ne işimiz var amerika’da.çok uzak. bari avrupa’da bir yere gitseydik dedim. iş mi yok koskoca avrupa okullarında sana dedim. ama dinletemedim.
yoksa ben sadece çamaşırları asayım diye çıktım balkona. keyfimden mi çıktım. kapıyı da usulca çekiverdim arkamdan. ayol ne bileyim. kapının sürgüsünün işi işte. sen çat diye kilidin yuvasına oturuver. elimde çamaşır sepeti öylece kalakaldım. ayol herşeyin üstüne bir de söylenmez mi neden makinada kurutmuyorsun çamaşırları diye. e pes. bu kadarı da olmaz dedim. caanım işlemeli takımları, ipekli bluzları, has pamuk çamaşırları da kurutma makinasına koysaydım bir de. e pes. ayol kokuyor o makinaların içi. kokuyor rutubetten. hayır bu nasıl iş? koskoca bina. yüzden fazla daire. her dairede en az üç kişilik bir aile. artık sen hesabını kitabını yap kaç kişi. düşün işte o kadar kişi, binanın en alt katındaki topu topu sekiz tane çamaşır makinesini, bir de üç beş çamaşır kurutma makinasını ortak kullanıyor. ay olacak iş değil. ama işte oluyor şekerim. böyle görmüşler. kültür bu. ne yapacaksın? hadi onlar böyle görmüş. ama benimki de o kafada. düşünmüyor ki hiç, bu kadın nasıl her defasında iki büklüm eğilim silip temizleyecek o makinaların içini. hayır ben dedim ona. inat etme, gel bir makina alıverelim dedim. gördüm şekerim, var, avrupa malı markalar var. dedim istesek alırız. ayol dedim paramız mı yok. aaa ne dese beğenirsin. aşağıda o kadar makina varken yenisi alınır mıymış. hem alsak bile, binanın su tesisatına uygun koyacak yeri nereden bulacakmışız. hem zaten yakında nasıl olsa kendi evimize taşınacakmışız. o zaman zaten alacakmışız. şimdiye kadar ben ne alalım demişim de almamışız. doğru ama. yine de bahane şekerim, hepsi bahane. hayır taşınamadık ki zaten kendi evimize. böyle kirada. böyle apartman köşelerinde. ben dedim ona. sen önden git dedim. bir ev bul. ben oğlanı alır gelirim arkadan dedim. ama dinlenir miyim hiç. sakalım mı var ki? ailecek gidecekmişiz. ailecek yapacakmışız. oldu dedim. ne diyeceğim. kocam neticede. biz böyle öğrendik. biz amerikan kadını mıyız şekerim başına buyruk. ama şimdi sor bak. bin pişman. ah keşke kendi önden gelseymiş de. evi alıverseymiş de. neden pişman sorsan onun da kabahatlisi benim. beğenmiyormuşum baktığımız evleri. burun kıvırıyormuşum. ince eleyip sık dokuyormuşum. ayol tabii. sittin sene parasını ödeyeceğiz. zaten düşündükçe vallahi fena oluyorum. adam tuttu kolumdan getirdi yabancı memlekete. ben önce gül gibi mersin’i bıraktım onun için. çekti istanbul’a götürdü. şimdi istanbul’dan da oldum onun için. adamın bana bir ev için ettiğine bak. ayol paramız mı yok. olmasa anlarım. tabii bakacağım hepsine. sonra en iyisini alacağım.

işte ben çamaşırları asayım diye çıktım balkona. sen tut kapı kilitleniver. ben de kalakalayım öyle dışarıda. elimde de sepet. bir an öyle durdum. sonra dedim eyvah! hayır sandım ki ocağı da söndürmedim. dedim tuh tuh tuh. bu da mı gelecekti başıma. elim ayağım boşalıverdi. ama sepet de elimde ha. sonra dedim kızım kendine gel. kapattın ya ocağı. aman bi ferahladım. bi ferahladım ki sorma. hayır allahtan üstüme başıma çeki düzen vermişim. yoksa ayıp elaleme karşı. neyse ki güzelce giyimliydim. kocam gelecek diye. allahtan saatimi de takmışım koluma. ayol bu saati de emrivaki aldım. geçen gün. dedi biraz çıkalım da gezelim. o da neden. açık hava uçak müzesi varmış. oğlanı oraya götürelim istedi. ayol dedim açık hava uçak müzesi eskişehirde de var. benim rahmetli dedem paşaydı, nerede ne var hepsini bilirdi. avrupa görmüş adamdı. oradan biliyorum. dedim benim ne işim var uçak müzesinde. sen beni dükkanların olduğu bir yere bırakıver. azıcık vitrin bakayım. oğlanı al git. sonra döner gelirsiniz yanıma. önce bir mırın kırın etti. ailecek olsaydık dedi. sonra peki dedi. yalnız, dedi ne yapacaksın, dil bilmeden nasıl konuşacaksın. ayol dedim paranın dili her memlekette bir değil mi. güldü. vallahi güldü. ama böyle bir kötü kötü güldü. dedim içimden alacağın olsun. görürsün sen. zaten hep önce peki der. sonradan lafı sokuşturur. üstüne de bıyık altından güler. çarşı da bir kalabalık bir kalabalık. bir uğultu. bir gürültü. ama ben koydum kafama bir kere. girdim kuyumcuya. aman kuyumcu da kuyumcu olsa. baktım baktım beğenemedim bir şey. zevk meselesi şekerim zevk. zevksiz bunlar. halbuki avrupa böyle mi. ne zanaatçılar var. bizde de öyle. bizim mersin’de osmanlı çarşısında bir halil kuyumcusu vardı. adam zanaatçı. öyle doğmuş. görsen nasıl da güler yüzlü. ben genç kızken annemle giderdik. her defasında kapıarda karşılardı. e iyi de müşteriyiz tabii. burada öyle mi ya. kültür işte kültür. aman işte o kadar baktım baktım da ancak bir bu saati beğendim. işaret ettim elimle tezgahtar kıza. ayol öyle bakıyor suratıma. bir hışımla çıkarttım çantamdan cüzdanımı. cüzdanımdan da kredi kartımı. altın kart ya bir de. gösterdim kıza. başladı kız gülümsemeye. ee demedim mi şekerim paranın dili her yerde aynı. kız gerçi biraz fazla bir büzdü ağzını böyle gülümserken. hatta bıraksan gülecek gibi. işte görgüsüz tabii. akşama da ona dedim. yaa nasıl aldım işte saatimi bir başıma. sus pus kaldı. vallahi de kaldı. ama vallahi benim bir başıma alışıma mı şaştı kaldı. yoksa saatin fiyatına mı şaştı kaldı onu bilemedim. sade, sıfırları doğru mu görüyorum dedi. ayol dedim profesör olan sensin. sen ne görüyorsan odur. bir de kahkaha koyuverdim. ama ona alındı. vallahi alındı. peki dedi. sustu.

ben sadece çamaşırları asayım diye çıkıp da balkona öyle kalıverince baktım saate. beşe geliyor. e dedim gelmesi yakındır. ama daha oğlanı alacak yuvadan. gene nereden baksan bir saati bulur gelmesi. hayır, ben dedim. oğlanı türk çocukların gittiği yuvaya verelim dedim. hem saatleri daha makul. daha erken saatte gelir eve dedim. hem de çocuk kültürümüzden kopmasın istedim. bu yaşlar önemli yaşlar. ne öğrenirse şimdi. şimdi amerikan kültürünü bir öğrendi mi sonra vazgeçirmesi zor. adam ne dese beğenirsin. e artık bundan sonra burada yaşayacak değil miymişiz. eninde sonunda öğrenmeyecek miymiş. şimdiden öğrensinmiş de okula başlayınca rahat etsinmiş. kolay uyum sağlasınmış. işte şekerim. benim içimde hep bir umut. belli mi olur bakarsın döneriz dedim. ayol demesin mi ki ülkenin belki de dünyayın en iyi üniversitelerinden birinde profesör olma şansı tanınmış bana. bir daha dönmem geriye diye. bak bir de böyle tepeden tepeden laflar. ah işte ah. hep dersleri, hep öğrencileri, hep o hayali sayıları kanıtlama derdi. ben vatanımı özlemişim. adamın tasası mı ki. aman bir de hoca da dedirtmez kendine. profesör. neymiş efendim o profesörmüş, bu genç yaşında profesör olmuş. kendine hoca dedirtmezmiş. imam mıymış ki. ders vermiyor mu işte. veriyor. hoca işte. hayır dedim ki madem burada okuyacak büyüyünce oğlan. bari şimdi azıcık türk evlatlarıyla arkadaşlık etsin de kültürümüzden şimdiden kopmasın dedim. aaa üstüme iyilik sağlık. ne dedi biliyor musun. sen merak etme dedi. senle aynı evde yaşadığı sürece türk kültüründen zaten kurtulamaz dedi. bırak da dedi oğlan biraz dünyayı görsün tanısın dedi. biraz görgüsü artsın dedi. kulaklarıma inanamadım. ama o hep der zaten. fazla gelenekçisin sen der. başka da bir şey demez. ah anneciğim ah. bana dediydi zaten. taa o zaman dediydi. kızım dediydi. sen yapamazsın bu adamla. bu adam senin güzelliğine vuruldu. ama bunun gibi mürekkep yalamış adamlar güzellikten çabuk bıkar dediydi. adam koskoca amerikan kolejini okumuş, üstüne de istanbulda iki üniversitede yüksek tahsil yapmış dediydi. senin mersin kız koleji tahsilin bu adama az gelir sonradan. küçük görür seni . azımsar dediydi.

işte ben çamaşırları asmak için balkona çıkmıştım. düşün. benim dediğim gibi oğlanı türk okuluna verseydik erkenden gelecekti eve. ben de böyle balkonda kalmayacaktım. elimde de sepet. ya şekerim. ama neyse bırakmadım kendimi. ayol ne bırakacağım. ama sepeti bıraktım elimden. çırptım çamaşırları. astım bir güzel tele. bir yandan da baktım yan taraftan sesler geliyor. anlamıyorum tabii konuşmaları. ingilizce ya. fransızca olsa azıcık anlarım. kız kolejinde son sınıftayken bir fransız askerin hanımı bize derse gelirdi. nasıl zarif bir kadındı. nasıl da zevkli giyinirdi. avrupalı işte. anlamasam da kulak kabarttım biraz. en azından seslerden biraz aşinalık olur diye. hep diyor zaten o. komşlularla ahbaplık et. kulak aşinalığı olur diyor. zaten lisanı öğrenmek için üniveristenin kursuna da kaydettirmiş beni. hindistan’dan gelen bir hoca varmışmış. o da kaydettirmiş hanımını. oldu dedim. iyi etmişsin. bu yaşta genç çocuklarla okula gideyim. ne varmış yaşında dedi. otuza bile yaklaşmadın dedi. doğru. ben de onun üzerine dedim. hatta belki bir de beğenen çıkar beni genç oğlanların arasından dedim. tövbe. ama güldü. bak bu sefer vallahi güldü. çıkar tabii dedi. çıkmaz olur mu. sendeki güzellik kimde var dedi. sonra ama dedi. bir şey daha diyecek gibi oldu. demedi. ayol sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. kıskanmadı bile adam. kolumdan çekip sen benimsin kimse beğenemez seni demedi. zaten hiç demedi.

ben çamaşırları asayım diye çıktım işte balkona. olanlar o arada oldu şekerim. bu ameirkan icadı kapı kilitleniverince arkamdan. e çamaşırları da astım. bizimkilerden de ne ses var ne seda daha. ne yapacağım. bekle dur. ayol o sırada bir gürültü koptu yan balkonda. korktum. vallahi korktum. ne yalan diyeyim. hayır iki balkon arasında da duvar var. görünmüyor ki bir şey. işte amerikan usulü şekerim. aman kimse birbirini görmesin de. cemiyet hayatı yok ki zaten bunlarda. bak iki ay olacak geleli. daha bir komşu kapıyı çalıp da yeni taşındınız. hayırlı olsun. bekleriz demedi. işte usulleri farklı. artık ona veriyorum. aman zaten biz kendi bahçeli evimize geçince. artık oradaki komşularla ahbaplık edeceğiz. zaten bu yan komşuları benim gözüm tutmadı biliyor musun. biz ilk taşınırken gördüm. hanımla kocasını. hanım pek edalı. adam desen vur ensesine al lokmayı. belli kadının halinden adamın tepesine binmiş. yazık. hanımı ne zaman görsem sonra, böyle açık saçık bluzlar. uçuk kaçık renkler. ipe sapa gelmez makyajlar. olmaz. bizim kültürümüzde yakışık almaz. zaten güzel kadın fazla süslenmez. gerek görmez. bir gürültü bir bağırışma. şaşkın oldum ben de. ayol sonra bir de ne göreyim. yan balkondan bizim balkona bir adam atlamasın mı. bir de adam bir don bir gömlek. ter içinde. dedim ben hayal görüyorum herhalde. ama yok. adam gerçek. vallahi gerçek. ayol hayretler içinde kaldım. sen o duvarın etrafından parmaklığın üzerine çık. hoop bizim balkona. ay olacak iş değil. bir de adam beni görünce üzerime doğru gelip eliyle sus yapmasın mı. ay dedim ben zaten dilimi yutmuşum. bir yandan da fısır fısır bir şeyler diyor. anlamıyorum ki. hayır fransızca olsa neyse. bir derece. elimle de işaret ediyorum git diye. anlamıyor ki adam. ay delirecektim. vallahi deli çıkacaktım. nasıl elim ayağıma dolandı. ama adam onu anladı. vallahi anladı. nasıl betim benzim atmışsa artık. eliyle koluyla böyle bir şeyler yaptı. korkma falan gibisinden hani. ayol mümkün mü. nasıl korkmayayım. ah ya bir de gören olsa. elin adamı. bir don bir gömlek. bizim balkonda. bir de kapı kilitli mi üstümüze. adam da anladı kapı kilitli. zorluyor açılsın diye. açılmıyor. tam o anda. vallahi tam o anda kapı açıldı. hayır, sokak kapısı açıldı. kocamla oğlan içeri girdi. ay dedim bana bir şeyler oluyor. kapıya tutundum. ay yığılıp kalacağım an meslesi. işte o an kocam balkon kapısına doğru koştu. tam kapıyı açtı. yan balkondan bizim balkona doğru bir adam kolunu uzattı. ne göreyim elinde bir tabanca. iki el patladı. ben kocama sarıldım. kocam beni içeri çekti. bir don bir gömlek adam yere kapaklandı.

ben sadece çamaşırları asmak için çıkmıştım balkona. şu başıma gelenlere bak. hayır ya kocam yetişmese ne olacaktı. sonradan anladık işin aslını astarını. ben tahmin etmiştim zaten. o edalar o kılıklar boşa değildir diye. bizim komşu hanım kocasını aldatıyormuş. kocası da şüphelenmiş. tuzak kurmuş karısına. iş seyahatine gideceğim demiş. ama gitmemiş. pusu kurmuş ayol resmen. basmış yani karısıyla adamı. adam tabii can havliyle bizim balkona atlamış. kadının kocası da silahı bizim balkona doğrulmuş. aman neyse ki arada duvar var. görememiş adamı. havaya ateş etmiş. adamcağız da korkudan yere atmış kendisini. ama yere atarken de ayağı bizim çamaşır teline takılmış. saçmış ortalığa caanım çamaşırları. ah ahh ama sonradan öğrendik ki kadını vurmuş biliyor musun canım kardeşim. bizim balkona iki el attıktan sonra. bir hışım içeri girmiş iki el de kadına. tak tak. ben tabii olayın şokundan duymadım bile sesleri. ama işte kötülere bir şey olmaz. hastaneye yetiştirmişler hemen kadını. ya işte şekerim. görüyorsun ya başıma gelenleri. hayır bir de herşeyin üstüne benim adam demesin mi neden makinada kurutmuyorsun çamaşırları. görüyorsun işte kurutucuda kurutmazsan başına gelecekleri. onca hadisenin üstüne adam bunu dedi. ama ben de dedim ki pes. geçtim karşısına. dedim sen beni o adamla görünce ne sandın. bir şey sanmadım dedi. dedim nasıl olur. ayol adam bir don bir gömlek. ya benim aşığım olsaydı. dedim ne yapacaktın o zaman. sen de çekip vuracak mıydın. sen beni aldatmazsın dedi. dedim tut ki aldattım. tövbeler olsun. dedi tut ki aldattın. bu beni artık sevmediğin anlamına gelirdi dedi. beni sevmiyorsan evli kalmamız da uygun olmazdı. boşanırdık dedi.
ben sadece çamaşırları asayım diye çıkmıştım balkona. şu başıma gelenlere bak. bir de üstüne kocamdan duyduklarıma bak. ayol adam, çeker vururdum. seni kendimden başkasına yar etmezdim. ya benimsin ya toprağın demedi. zaten hiç demedi. ayol inanamadım. vallahi inanamadım. meğer kocam beni sevmiyormuş da haberim yokmuş. başıma gelenlere bak. oysa ben sadece çamaşırları asayım diye çıkmıştım balkona.