26 Kasım 2008 Çarşamba

Külkedisi (Sindirella) ve Cam Pabuçların Aşk ve Sadakat Dolu Hikayesi - duygu t.

Bir zamanlar güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi hız sınırının üstünde seyreden bir at arabasının kendisine çarpması sonucu talihsiz bir şekilde can verince, babası bir evlendirme programı vasıtasıyla yeniden evlenmiş. Tabi o zamanlar televizyon olmadığı için, halkın toplandığı bir tiyatro salonunda yapılıyormuş bu programlar. Günümüzde sağda solda dönenlerin atası bunlarmış işte.

Üvey annesi olacak cadı kadın, evini, arabasını, kaç parası olduğunu falan sorduktan sonra “Tamam” demiş, “Seninle evlenirim; ama iki küçük, güzel, iyi yürekli kızım da gelip bizimle yaşayacak.” Kötü kalpli ama güzel mi güzel olan bu kadına bir kez gönlünü kaptıran adam hemen kabul edivermiş bunu.

Bizim güzel kız evde sevinedursun yeni kardeşlerim olacak diye, bu iki cadı kız (“Anasına bak da kızını al” sözü bu zamanlar çıkmış ortaya), güzel kızımızdan hiç hoşlanmamışlar. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, bütün ev işlerini üzerine yıkmışlar.

Bir zaman sonra cadı üvey anne, babanın da içini kurum kurum kurutup adamcağızı derdinden öldürdükten sonra, kötü kardeşler zavallı kızımızın iyice üstüne gitmeye başlamışlar. Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin vermez olmuşlar.

Doğal gazın henüz bu kadar yaygın olmadığı, sobaların krallığını yaşadığı dönemde, zavallı güzel kız akşamları mutfaktaki ocağın başına geçip ellerini ısıtmaya çalışıyormuş. Bu yüzden soba başında kestane patlatıp sıcaktan kırmızıturp gibi olan üvey kız kardeşleri ona “Külkedisi” adını takmışlar.

Bir gün evlerine, sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmiş. Balonun nedeni de açıkça yazılmış: ”Prensimiz evleneceği kızı bulacak.” O tiyatro salonundaki toplaşmaların daha gösterişlisi, çok daha düzenlisi gerçekleşecekmiş yani. Balonun onur konuğu da o zamanlar bu işleri yürüten Esrar İzdivaçoğlu imiş.

Çirkin ve kötü kalpli üvey kız kardeşler, ne buldularsa takmış takıştırmışlar. Şişko olan korselere, sıska olan kat kat giydiği kıyafetlerine güvenmiş, saçlarını da lahana gibi kabartıp çıkmışlar evlerinden.

Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve için için ağlamaya başlamış. “Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş bir kadın sesi. “Ellerim” demiş Külkedisi, “çamaşır suyuydu yağ çözücüydü derken, çatır çatır kurudular, ben bu hallere düşecek kız mıydım?”

“Aman üzüldüğün şeye bak, bir çay kaşığı aloevera özünü iki damla susam yağı üç gram badem ezmesiyle karıştır, bu karışımı ellerine sür hemen düzelir” demiş ses.
“Aaa... Sahi mi diyorsun, dur hemen yapayım.” diye heyecanla arkasına dönen Külkedisi bir de ne görsün? Arkasında ayakları yerden kesilmiş uçan bir peri, güzel mi güzel, ışıl ışıl… Bu fırsat insanın ayağına bir kez gelir diye düşünen Külkedisi birden atlamış “Kaç dilek hakkım vardı?”

Peri bu soruyu gülümseyerek cevaplamış “Ayol bunu bilmeyecek ne var, üç tabi ki!”

“O zaman” demiş Külkedisi, “Bu akşam düzenlenecek baloya ben de gitmek istiyorum, bu da ikinci dileğim.”

“Derhal” demiş Peri. Hemen odanın bir köşesinde duran kabaktan müthiş bir araba, mutfakta fink atan farelerden (Uğur Dündar da yok tabi o zamanlar) beyaz atlar, köpekçikten de arabacı yapıvermiş. Bir de Külkedisi’nin üzerine o dönemin ünlü modacısı Cemalettin İpekgil’in son kreasyonundan bir elbise kondurmuş. Kız da güzel olunca iyi taşımış hani. Saçlarını yapmış, kolyesini takmış, son olarak da ayakkabılar çıkmış meydana, ancak Külkedisi geçen sezondan kalma bu ayakkabılardan hiç memnun olmamış. O anda üçüncü dileğini kullanmaya karar vermiş: “Gucci’den özel tasarım bir çift ayakkabı istiyorum!” (Gucci varmış o zamanlar, çok köklü bir firma.)

Onu da kabul etmiş Peri, hemen Gucci’nin sezona damgasını vuran ve sadece bir tane üretilen üzeri pırlanta işlemeli cam pabuçlarını getirmiş. Ayakkabıları görünce normal herhangi bir kadın gibi sevinçten deliye dönen Külkedisi, ilk iki dileğini boşa harcadığı düşüncesiyle üzülmüş. Ama artık yapacak bir şey yokmuş, zaten baloya gitme zamanı gelmiş çatmış.

Külkedisi arabasına binip hızla saraya doğru giderken Peri arkasından bağırmış: “Gece yarısına kadar eve dönmelisin. Saat on ikide elbisen tekrar eski giysilerine, araban balkabağına, atların fareye dönüşecek.”
O gece Külkedisi salona adımını attığı anda, her biri potansiyel düşman olan genç kızların ayaklarına bakmalarıyla, balonun parıl parıl parlayan yıldızı haline gelmiş. Zira her biri birer ayakkabı canavarı olan tüm genç kızlar ve anneleri, bu ayakkabıların bu sezonun en özel ve en pahalı ayakkabısı olduğunu biliyorlarmış. Aşağı yukarı eşit derecede yüzeysellikle, sırf çok güzel olduğu için oradaki beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmışlar. Ancak Külkedisi, ayakkabılarının başına bir iş gelmesinden ölesiye korktuğu için, ayakları büyük olan hiç kimseyle dans etmeyi kabul etmemiş. Esrar İzdivaçoğlu, “Dur anacım, ben sana bulucam kız şimdi küçük ayaklı birini” diyip Prens’i kolundan tuttuğu gibi getirmiş. “Evet” demiş Külkedisi, “seninle dans etmeliyim!”
Prens de görür görmez Külkedisi’ne âşık olmuş. Ve bunları bir araya getirmenin coşkusuyla iki tur göbek atan Esrar İzdivaçoğlu’nun yerine oturmasıyla, Tuna Dalgaları eşliğinde valse başlamışlar. Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada, eve gitmesi gerektiğini hatırlamış.
“Gitme!” diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sarayın merdivenlerinden inerken, ince topuklu Gucci ayakkabısının topuğu, merdivenin kenarındaki mazgallara takılmış. Külkedisi için Prens önemliymiş, evlenmek önemliymiş, aşk da güzel şeymiş; ancak hiçbir şey bir çift Gucci ayakkabının yerini tutamazmış. Belki ayakkabısını orda bıraksa, Prens bu özel tasarımın diğer eşini bulmak suretiyle kendisine ulaşabilirmiş, aklından bunlar hızlıca geçmiş Külkedisi’nin. Ancak bu sadece bir ihtimalmiş ve işin ucunda ayakkabısının tekinden sonsuza dek uzaklaşmak varmış. Külkedisi bunu göze alamamış. Prens gelip de ona yetişene kadar ayakkabısını kaptığı gibi oradan uzaklaşmış. Belki bir daha prensi asla göremeyecekmiş ama bir çift ayakkabı, bunların hepsine değermiş.
Neyse ki Prens akıllı adammış da, ertesi sabah, siyasi gücünü de kullanarak, Gucci’nin tasarımcısını ve o ayakkabının yer aldığı işletmenin müdürünü yanına çağırmış. Bu daveti haliyle geri çeviremeyen ikili, soluğu Prens’in yanında almışlar. Prens sormuş kime sattınız bu ayakkabıyı, diye. İkisi de “Dün bir ara bir peri uğradı, adam başı üçer dilekle trampa ettik” demişler. Bunu duyan prens “Üç dileğe beş yıldızlı tatil köyünde on gün tam pansiyon tatil trampa edilir!” diye yazarak sarayın en görünen duvarına kocaman bir afiş astırmış. Zira kafası şahane çalışan prens, Peri’nin yorucu bir akşam geçirdiğini, her dişi gibi onun da tatile asla hayır diyemeyeceğini çok iyi biliyormuş.

Yazıyı görür görmez saraya damlayan Peri, teklifi derhal kabul etmiş. Prens de hemen dileklerini sıralamış: “Dün geceki güzel kız yeniden karşıma çıksın, evinin kadını çocuklarının anası olsun, bir de şu manyakça ayakkabı sevdasından kurtulsun.”

İlk dileği hemen gerçekleştirmiş Peri. Prens kendini Külkedisi’nin evinde bulmuş. Prens evlenme teklif edince, uzun vadede ikinci dilek de gerçekleşmiş olmuş.

Ancak Peri ne yaparsa yapsın, üçüncü dilek mümkünü yok gerçekleşmemiş, Evlenir evlenmez mahkemeye başvurarak adını “Sindirella” olarak değiştiren Külkedisi hastalıklı bir biçimde ayakkabı satın almaya devam etmiş. Prens da paralar dışarı gitmesin diye birtakım ayakkabı firmalarının ortağı olmuş. Prens ve Sindirella, çocukları ve ayakkabılarıyla, sonsuza dek mutlu bir şekilde yaşamışlar.

İki kız kardeş ve üvey anne de, Külkedisi’ne çektirdiklerinin cezası olarak, ömür boyu şıpıdık terlik giymeye mahkûm edilmişler.

0 yorum: